Binlerce yıllık geçmişinde çeşitli halklara, kültürlere ve devletlere beşik olan Anadolu, XX. yüzyıl başında, yıllarca süren uzun ve kanlı savaşların sonunda –Büyük Zafer’in yarattığı iklimde– Yeni Türkiye olarak inşa edilen özgün bir ülkedir.
Başlangıçta, kuşkusuz onun devraldığı bir miras; tarihsel, toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik koşullar vardır. Bu koşullar, öncelikle yerli ve yabancı tarihçilerce –büyük ölçüde– betimlenmiştir.
İnşa sürecinde koşulların etkisi elbette yadsınamaz. Ancak son çözümlemede, Türkiye’yi özgün kılan bunlar değildir. Özgünlük, koşulların ağırlığına karşın, var olan yakıcı sorunları; gerçekçi, kapsayıcı, tutarlı ve sistemli bir çağdaşlaşma programıyla –kısa sürede– çözebilme yetisinden kaynaklanır.
Söz konusu yetiyi anlamak için de öncü kurucu kadronun niteliğine bakmak gerekir: Yaklaşık on yıl, adeta “örsle çekiç arasında” vuruşa vuruşa yetişen bu kadro, bir kavram çiftiyle tanımlanabilir: Akıl ve Erdem.
Filozof Hilmi Ziya Ülken’in gösterdiği gibi, Akıl Batı’nın baskın (kurucu) değeri; Erdem Doğu’nun baskın (kurucu) değeridir. Bu farklılığa karşın, iki dünya, uzun tarihsel geçmişte birbirine bütünüyle kapalı kalmamıştır. Ne ki iki dünyanın bireşimini gerçekleştirebilen bir ülke de –uzun süre– olmamıştır.
İşte çoğu yerli ve yabancı ismin vurguladığı gibi o ülke, XX. yüzyıl başında Anadolu’da ortaya çıkmıştır.
Başta M. Kemal Atatürk olmak üzere öncü-kurucu kadro, “bütünsel uygarlık” ülküsünün gerektirdiği Akıl ve Erdem bireşimini kendi kişiliklerinde somutlamış özgün bir gruptur; filozof Ülken’in ifadesiyle “yarım insanlar”dan değil, tam tersine “bütün insanlar”dan oluşur (Halil İnalcık, İlber Ortaylı ve benzeri büyük tarihçiler de bunun farkındadır).
Kuşkusuz bu özgünlük yüzlerce kanıtla betimlenebilir; gösterilebilir. Şimdilik şu kadarını söyleyelim: Türk devrimi ne Doğucu ne de Batıcıdır; ayrıca ne gelenekçi (zelotist) ne de öykünmeci (herodian)dir. Onun bu niteliği birbirinden farklı tanımlamalara neden olmuş; örneğin; “Türk rönesansı”, “Türk hümanizmi”, “Türk aydınlanması”, “Türk modernleşmesi”, “milli rönesans”, “Türk çağdaşlaşması” ve benzeri nitelemeler yapılmıştır.
Daha da çoğaltılabilecek bu tanımlar, Devrim’i anlama ve açıklamada elbette işlevseldir. Ancak doğru ve kuşatıcı tanımın da ne olduğu başından beri bellidir: Türk devrimi!
Evet; yüzyıl önce sorunlar çok ve ağır; zaman zor ve dar; amaç büyük ve kutsaldır. Buna karşın; felsefeden bilime, sanattan eğitime, sanayiden sağlığa… atılan adımlar ve başarılar toplamı olağanüstüdür. Kimilerinin tam da bu nedenle söz konusu toplamı “mucize” kavramıyla tanımlamaları şaşırtıcı sayılmamalıdır. Yinelemek pahasına belirtmek gerekirse yaratılan toplam başarı birikimi Akıl ve Erdem bireşiminin ürünü; bu iki değerle kişiliklerini inşa etmiş kadronun eseridir.
Türkiye, XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde bile 40’ların sonunda başlayan Batı bağımlılığına karşın Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu arasında hâlâ bir istikrar adası durumundadır. Peki Türkiye bunu nasıl başarabilmektedir?
Namuslu her yurttaş, bunun, yaratılan büyük insan ve imkân birikimiyle anlaşılabileceğini ve açıklanabileceğini görür, bilir ve üzerine titrer; dahası onu geliştirerek çoğaltma bilinci taşır.
Olgusal gerçek ortadayken bile görmemekte ve anlamamakta direnen kimi marjinaller; her boydan liberal ahmaklar, etnisite fetişistleri ve teokrasi düşkünleri lafçılık (verbalizm) bataklığında safsatalarını köpürtmeye devam edebiliyorlar.
Devrim karşıtlığında birleşen bu tipler, öncelikle 1919–1922 arası Bağımsızlık Savaşı’nda kapitalist-emperyalist saldırganlığın gönüllü iş birlikçisi olan bildik yaratıkların manevi soy kütüğüne kayıtlı ardıllarıdır. Belli ki bu tipler, atalarının o dönemde başaramadığını “başarmak” istiyorlar: Ulus toplumu ahali gruplarına ayırmak, her birini de eyalet yönetimlerinin tebası hâline getirmek; çok dilli, çok kültürlü, çok meclisli, çok hukuklu bir “Anadolu halklar” mezbeleliği yaratmak.
İlginçtir; Batı bağımlılığı sürecinde yaratılmış bildik sorunlar ağırlaştıkça bu tipler –tam bir fırsatçı şirretliğiyle– sivrileşebiliyorlar. Dahası, sınırsız bir utanmazlıkla kendilerini bir “değer” olarak görebiliyorlar.
Kaptan’ın (Attila İlhan) söz konusu tiplere ilişkin bir saptaması vardır: “Bunlar”, der; “sahip oldukları her şey gibi kendilerinde gördükleri ‘değeri’ bile Türk devrimine borçludurlar!” Kuşkusuz, utanmazlıkta sınır tanımadıkları için kendilerine ayrıntılı bir borç listesi göstermenin yararı yoktur. Zaten tarih baba da bunlardan borçlarını ödemelerini beklemez; sonuçta “olacak olanlar olur” (torpilsiz ve kayırmasız).
Verili koşullarda, hem nicel hem nitel olarak bakıldığında, Türkiye’nin –mevcut hâliyle bile– bir Afganistan, bir Pakistan, bir Irak, bir Libya, bir Suriye, bir Lübnan ve bir İran olmayacağı öngörülebilir: İnsan, imkân ve deneyim birikimi geleceğini belirleyebilir.
İç ve dış baskının daha da ağırlaşacağı koşullarda, açık söyleyelim, “olmak ya da olmamak” ayrımında, yön bilincini hâlâ koruyan siyasal ve toplumsal dinamikler “armudun sapı, üzümün çöpü” demeden var olan birikimi derlemeyi ve toplamayı başarabilirlerse Türkiye, –ister eski ister yeni türü olsun– Orta Çağ’a teslim olmaz; Bergson’un kavramıyla ifade edelim, tam bir “yaşama iradesi”yle direnir, arınır ve kazanır; Kuruluş’un açtığı özgün yola döner; emperyalist kapitalist merkezin hâlâ musallat olduğu mazlum halklara yine örnek olur. Başka bir anlatımla –yüzyıl önce olduğu gibi– hem eşit yurttaşlar toplumu (ulus) niteliğiyle, hem de onun rasyonel, laik, demokratik, kamucu ve bağımsız tekil devletiyle esin kaynağı hâline gelir. Dahası, kendi gerçekliğini mutlaklaştırıp yetinmez; Akıl ve Erdem insanlık idealini içkin olduğu için, evrensel barışı ve evrensel yönetimi de –mutlaka başarılması gereken– bir tahayyül olarak sunar.
* Türk Yurdu dergisi Haziran 2026 sayısından alıntıdır.