Orta Asya’ya her adım attığınızda, tarihin sadece kitaplarda kalmadığını anlarsınız. Harezm’in kadim topraklarında geçirdiğimiz iki gün, adeta zamanın kapılarını araladı. Harzemşahlar Devleti’nin izleri hâlâ dimdik ayakta; taşlarda, kubbelerde ve rüzgârın taşıdığı hatıralarda yaşıyor.
Bu tarih yolculuğunun bir diğer durağı Buhara oldu. İlim ve irfanın asırlarca neşet ettiği bu şehirde, İmam Mâturîdî’nin akla ve hikmete dayanan anlayışı hâlâ hissediliyor. İnancı akılla yoğuran bu büyük alim, sadece bir döneme değil, tüm Türk-İslam dünyasına yön veren bir ufuk bırakmıştır.
Bu yolculuk bizi Semerkant’a ulaştırdı. Yol boyunca uzanan yemyeşil, bereketli topraklar; sadece bir coğrafyayı değil, bir medeniyetin köklerini gözler önüne seriyordu. Semerkant’a vardığımızda ise başka bir âleme geçtik. Uluğ Bey’in ilme adanmış mirası ve Emir Timur’un kudretli hatırası, bu şehri sıradan bir yer olmaktan çıkarıp bir tarih başkentine dönüştürüyor.
Semerkant’ın caddelerinde yürürken hissedilen şey yalnızca geçmiş değildir; bu, aynı zamanda bir kimliğin yeniden uyanışıdır. Türk’ün tarihte kurduğu medeniyetin ihtişamı, bu sokaklarda hâlâ canlıdır. Taşlar susmaz; her biri, bir devrin kudretini ve bir milletin azmini anlatır.
Ama bu yolculuğun en kıymetli yanı, sadece eserler değildi. Özbekistan’da karşılaştığımız kardeşlerimizin sıcaklığı, samimiyeti ve içtenliği; Türk’ün Türk’e olan hasretinin hâlâ diri olduğunu gösteriyordu. Gönüller birleştiğinde mesafelerin bir anlamı kalmıyor.
Bu topraklarda anladık ki Türklük, sadece bir tarih değil; yaşayan, hissedilen ve paylaşılan büyük bir mirastır. Ve bu miras, Semerkant’ın kubbeleri altında hâlâ nefes almaya devam ediyor.
Ali AÇIK
Emekli akademisyen
Siyaset Bilimi uzmanı

