Rejim açısından bir genel toparlama yapacak olursak; iki, hatta iki buçuk potansiyel tehlike şu gün itibarıyla önümüzde durmaktadır.
“Buçuk tehlike potansiyeli” yaklaşmakta olan parti içi yeni liderlik savaşlarıdır. Saray içi taht kavgaları kıvamındaki bu kapalı devre çatışmanın ne zaman ve ne şekilde sonuçlanacağı henüz belli değil fakat yıpratıcı olacağı aşikar. Ancak milyonlarca üyesi olan ve devleti ele geçirmiş böylesine aşkın bir rant iştahına sahip yapının, bu çatışmalar neticesinde çabucak dağılmasını beklemek çok yerinde bir beklenti değildir.
Şu durumda yapılacak iki ölümcül hata, sonlarını getirmeye tek başına yetecektir.
Birinci ölümcül hata; egemen bir devletle yapılacak savaş. Egemen bir devletin topraklarına yapılacak saldırı veya ilan edilecek topyekûn savaşın çöküntü ile sonuçlanacağını en iyi yine bu rejim görmektedir. Çünkü öyle bir durumda NATO’nun koruma şemsiyesi açılmayacağı gibi, Türkiye haklı bile olsa, zaten bahane arayan paktın diğer tüm üyelerini karşısına almak gibi bir riski de üstlenmiş olacaktır. Dolayısıyla rejim hiçbir şekilde bu senaryoya uygun bir oyun sergileyemez.
Kaldı ki, ortam İsrail ve zaman zaman Yunanistan ile yaşanan diplomatik ve yarı diplomatik (ağız dalaşı biçiminde) yapay gerginlikler yoluyla politik getiri ve konfor alanı bakımından daha elverişlidir. Özellikle İsrail ile yaşanan şey tam olarak böyledir. Bir taraftan ticaretin devam ettiği diğer taraftan içi boş kınamalarla iki hükümetin/rejimin de kitlelerini konsolide ettiği, edemediği kesimleri ise “milli dava/din/ büyük ülkü” yalanlarıyla baskı altına aldığı harika bir ortam.
Her ne kadar iki devletin, bilhassa İsrail’in yayılmacı-saldırgan politikaları karşısında mutlak bir savaş her geçen gün daha görünür de olsa, halkların tepesine binmiş bu zorba rejimler kendi ikballeri uğruna bundan kaçınacaklardır. Aksine hareket eden intihar etmiş olur. Fakat Suriye’de ve hatta Körfez ülkelerinde birbirleriyle sıcak çatışma ve istihbarat savaşları biçiminde kapışmaya devam edeceklerdir. Halihazırda İsrail’in birkaç adım önde olduğunu daha önceki yazılarda belirtmiştim…
Yapılacak ikinci ölümcül hata ise demokratik teamüllere uygun serbest seçimlerin önünü açmaktır. Bugün itibarıyla hakkaniyetli bir seçim olsa Cumhur İttifakı partilerinin çoğunluğu sağlayamayacağı çok açık bir biçimde görülüyor. O halde seçimi mümkün olduğu kadar geç yaptırıp o vakte kadar da CHP’yi yıpratmak, yargı sopasıyla tehdit altına almak ve karşı taraftan adam kopartmak rejim açısından daha yeğlenir bir yoldur.
Evet ama bu ne ölçüde sürdürülebilir bir yoldur?
Daha net soralım:
Halkta bir rıza üretmeden, yoğun medya manipülasyonu ve ağır propaganda yoluyla hatta daha da vahimi yargı tehdidiyle adam kopartmak veya önceden yerleştirmiş adamları oradan çekmek suretiyle bu rejim daha ne kadar sürdürülebilir?
Toplumun genel sosyo-ekonomik durumunda iyileşme olmadığı sürece bu tür günübirlik yöntemlerle daha yıllarca sürdürülebilir.
Evet iyileşme olmadığı sürece böyle devam eder.
İyileşme oldukça toplumun genelinde değişime yatkınlık artar; çünkü daha özgürce düşünebilir. Ama bu iyileşmeden kasıt ortalama bir iyileşme değil, Türkiye’nin sıralamadaki yerini ciddi bir biçimde yukarı taşıyacak ve ona “Orta Gelir Tuzağı”nı aştıracak, yani ülkeyi ilk 10 ila 15 arasında sabitleyecek, ciddi bir sıçrama…
Bu, mümkün olabildiği ölçüde yumuşak bir geçiş de mümkün olabilir. Fakat öyle bir iyileşme mevcut idareyle ve yürürlükteki uygulamalarla pek mümkün görünmüyor.
O halde genel tabloyu çok kötü seviyelere düşürmeden buralarda tutmaya çalışmalılar.
Daha kötü seviyelere düşerse rejim daha fazla güç kullanmak zorunda kalabilir ve muhtemelen yine de iktidarını korur; ancak en güncel biçimiyle Nepal’de de görüldüğü gibi bu son derece riskli bir yoldur. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi devirde olursa olsun bir rejim için işlerin o noktalara kadar gelmesi ve salt kaba kuvvetle devam etme seçeneği en arzu edilmeyecek seçenektir. Her ne kadar Türkiye özelinde bu senaryolar an itibarıyla pek olası görünmese de biraz geçmişe, hatta Cumhuriyet öncesine gidildiğinde bazı örnekleri karşınıza çıkacaktır.
O yolun sonu mutlak bir mağlubiyettir zira her türlü zorlamaya rağmen Türkiye sosyolojisi, rejimin her yönüyle iflas etmiş ideolojik setini satın almıyor, onu daha fazla taşıyamıyor…
Bir bedel ödemeden kaçacak olurlarsa akıbetleri her fırsatta yerdikleri İttihatçılardan bile daha kötü olur. Zira İttihat ve Terakki her şeye rağmen adı gibi ilerici ve vatanperverdi. En tepe kadrolar son nefeslerine kadar memleket için çarpıştılar ve en ücra yerlerde şehit düştüler. Kalanlar ise o felaketlerden ders çıkartarak Cumhuriyet’in kurucu kadrolarında yer aldılar ve ülkeye hizmet ettiler.

