1968’de bu ülkede gençler sokağa çıktığında onara da aynı şey söylendi:
“Zamanı değil.”
“Memleketin öncelikleri var.”
“Gençlik haddini bilmeli.’’
Bugün de aynı cümleler dolaşımda. Sadece yüzler değişti, ses tonu aynı kaldı. 68 kuşağı emperyalizme karşı yürüdü. Bugünün gençliği borca, işsizliğe ve güvencesizliğe karşı yürüyor. Biri yabancı üsleri sorguladı, diğeri yabancı garantileri.
Değişen araçlar, değişmeyen bağımlılık…
O gün “kalkınma” adı altında ülke pazarlanıyordu. Bugün ise “yatırım” adı altında gelecek ipotek ediliyor. O gün gençler “vatan haini” ilan edildi. Bugün ise gençler, ya “nankör” ya da “provokatör”.
İktidarın dili o günden bugüne hiç değişmedi. Çünkü aslına bakarsanız korkuları da hiç değişmedi. 68 kuşağı şunu biliyordu: Bir ülke bağımsız değilse, ne sanayisi kurtarır ne büyümesi. Bugünün gençliği de şunu görüyor: Bir ülke adil değilse, ne diploması işe yarar ne sabrı.
O günlerde üniversitelerden yükselen sesler vardı. Bugün mezuniyet törenlerinden yükselen sessizlik var. Ama bu sessizlik kabulleniş değil: Birikme…
68 kuşağına “romantik” dediler. Bugünkü gençliğe “gerçeklerden kopuk” diyorlar. Oysa gerçek şu: Bu ülkenin en gerçekçi insanları, düzenin yalanını kabul etmeyenler oldu.
Deniz Gezmiş ve arkadaşları bir şeyi çok net söyledi: Bu memleket, halkındır. Ne şirketlerin, ne ayrıcalıklı sınıfların, ne de dışarıdan akıl verenlerin…
Bugün aynı cümle hala geçerli. 68 kuşağı yalnız bırakıldı. Bugünün gençliği de yalnız. Ama yalnızlık, haklı olmaya engel değil. Sadece bedelini büyütüyor.
Tarih bize şunu öğretti: Bu ülkede düzeni sorgulayan gençler hep cezalandırıldı. Ama düzeni sorgulamayanlar hep utandı. Bugün yine bir yol ayrımındayız. Ya “idare ediyoruz” diyerek susacağız veya susmaya devam edeceğiz. Ya da “hak ediyoruz” diyerek konuşacağız
68’deki soru neyse, bugün de o: Bu ülke kimin?
Ve bu soruya cevap vermeden hiçbir ekonomi düzelmez, siyaset temizlenmez, gelecek kurulamaz.
Çünkü mesele sadece para değil; haysiyet meselesidir. 68 kuşağı bunu sokakta öğrendi, bedelini canıyla ödedi. Bugünün gençliği bunu daha erken fark etti ama bedelini borçla, güvencesizlikle, sessizlikle ödüyor. O gün cop vardı, bugün kredi. O gün mahkeme vardı, bugün mülakat. Yöntemler değişti, baskının özü hiçbir zaman değişmedi.
68’de gençler “Tam Bağımsız Türkiye” dediğinde kulak tıkadılar. Bugün gençler “insanca bir hayat” dediğinde yine tıkıyorlar. Demek ki sorun taleplerde değil talepleri duymak istemeyenlerde. Çünkü bu düzen, itaatkar yoksulu sever. Sorgulayan genci değil.
Ama tarih bize şunu da gösterdi: Gençliği susturarak hiçbir düzen sonsuza kadar ayakta kalmadı. O yüzden 68 yalnızca geçmiş değildir; bugün konuşamayanların yarın konuşmak zorunda kalacakların tarihidir. Ve o gün geldiğinde, bu ülke bir kez daha şunu hatırlayacaktır: Gelecek susanlarla değil direnenlerle yazılır…

