Bir alp düştü.
Okan İşbecer.
Alp düşer, yer sarsılmaz sanılır; oysa sarsılan topraktan çok, insanın içidir.
Bugün eksilen bir beden değil yalnızca, bir duruş, bir söz eri, bir yol arkadaşıdır.
Okan, Türk Solu Gazetesi’nin yazarıydı, İleri Yayınları’nın editörüydü.
Ama bunlar adın önüne yazılanlardı.
Asıl adı, taşıdığı yükle anlamlıydı.
Her sabah yazıları konuşurduk.
Sözü tartardık, cümleyi eğer miyiz eğmez miyiz bakardık.
Yorumların dedikodusunu yapardık.
Kim huzursuz olmuş, kim niçin rahatsızlanmış…
Okan bilirdi:
Doğru söz, rahat döşekte yatmaz.
Türkçüydü Okan.
Süslemeden Türkçü.
Bağırmadan Türkçü.
Kökünü bilen, soyunu unutmayanlardan.
Sözünü Orhun’dan alıp bugüne taşıyanlardandı.
Atatürkçüydü.
Ama dar gün Atatürkçüsü.
Kalabalık dağılınca da aynı yerde duranlardan.
“Mustafa Kemal’in askeriyiz” sözünü bu yüzden severdi.
Bu söz onun için övünç değil, ant idi.
Yemin idi.
Yük idi.
Askerliğin ne demek olduğunu bilirdi.
Boyun eğmek değil, emaneti korumak olduğunu.
Cumhuriyet’in bir armağan değil, kanla, akılla ve inatla tutulmuş bir ant olduğunu.
Yazarken sözü eğip bükmedi.
Editörlükte yanlışın üstünü örtmedi.
Sessiz kaldığı yerde bile tarafı belliydi.
Çünkü Okan, yönü şaşanlardan değildi.
Şimdi bir alp düştü.
Ama budun yetim kalmaz.
Çünkü alp düşer, iz kalır.
Yol kalır.
Okan ardında boşluk bırakmadı.
Bir çizgi bıraktı.
O çizgiyi bozmak yok, inceltmek yok, terk etmek yok.
Bize düşen, sözü diri tutmak, yolu şaşmamak, emaneti taşımaktır.
Tinin şad olsun Okan.
Adın unutulmasın.
Sözün yarım kalmasın.
Cumhuriyet seni bilsin, biz seni unutmayalım.

