Şi ile Trump’ın buluşması, dünya emperyalist sistemiyle ilgili olarak 20 yıldır yapmakta olduğumuz analizin bir kanıtı olarak ortaya çıkıyor. 20 yıldır tüm makalelerimde yaptığım analizi hatırlatalım.
ABD, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’yı sisteme entegre etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’yı kattı. 1980’de sosyalist denilen Çin’i de entegre etti. Bu durum, 1990’da Sovyetlerin yıkılıp Rusya’nın sisteme katılmasından çok daha önce olmuştu. Bu sistemin içinde yer almayan ve Thomas Barnett’in tanımıyla ara bölgeler olan; Güney Amerika’da Venezuela ve Kolombiya, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Irak, İran kuşağı sisteme entegre edilmesi gereken ülkelerdi. Dikkat edilirse tümü de petrol zenginidir. Bu sistemi, küreselleşmenin ekonomik boyutu üzerinde yükselen bir siyasal sistem olarak görebiliriz.
Bu sistemi ekonomik olarak analiz edelim. İngiliz emperyalizmi Hindistan’a girdiği zaman, ilk olarak kendisine rakip olarak gördüğü tekstil endüstrisini yok etmişti. Aynı şeyi Osmanlı’ya girdiğinde de yapmış ve bu ülkelere kendi tekstil ürünlerini satmıştır. İkinci aşamada bu ülkelere meta ihraç etmek yerine daha yüksek teknolojili makineler göndererek tekstili buralarda üretmeye başlamıştır. Daha da üst aşamada, gelişmiş otomobil endüstrisini Amerika’dan Uzak Doğu’ya ithal etti. Ondan öncesinde Almanya ve Japonya’ya yerleşti. Bir sonraki teknolojik gelişme aşamasında ABD’de Silikon Vadisi ve İsrail’de de bir benzeri kurulurken Çin ve Güney Asya’ya ve kısmen Brezilya’ya ithal ikamesi yerine ihraç ikamesi sistemini yerleştirdi.
Merkezinde finans sermayesinin yer aldığı, Londra’dan Chicago’ya, New York’tan Hong Kong ve Tokyo’ya, Kuala Lumpur’a uzanan ağlarla kurulmuş bir sistem oluştu.
Seçim döneminde Trump’ın Amerikan “establishment”ını, yani gaz sanayii, savaş sanayii, uzay sanayii gibi alanları temsil ettiğini belirttim. Bu nedenle ne kadar “barış” dese de savaşsız bir dünyayı sürdüremeyecektir. Bu ise emperyalistler arasındaki bir savaş olmayacaktır.
Lenin’in emperyalizm analizi, Birinci Dünya Savaşı’nın verileri ışığındaydı. İkinci Dünya Savaşı’nın da analizi olarak da geçerliydi. Fakat daha sonrasında kurulan düzen için geçerli değildi. Artık Karl Kautsky’nin “ultra emperyalizm” tezi geçerlidir. Lenin, kapitalizm eşitsiz gelişir ve bunun sonucunda oluşan antagonist çelişkiler, kaçınılmaz olarak savaş yaratır diyordu. Ya savaş ya da sosyalizm gelecek tezini öne sürüyordu. Bu, ekonomiden çok fazla kopan siyasi bir analiz olarak karşımızdadır. Oysa benim yaptığım analize göre dünya ekonomik anlamda entegre olur ve bir denge kurulurken, bazı elementlerin ve petrol gibi enerji kaynaklarının paylaşımında yerel sürtüşmeler olacaktır ama bunlar, emperyalistler arasında bir çatışmaya neden olmayacaktır.
Türkiye’de Maoculuk olarak Çin devrimciliği ortaya atılmıştı. 1960’larda bile geçerliliği yokken sol gruplar, bunun peşinden gitmiştir. 1980’de Nixon ve Kissinger’ın Mao ve Deng ile yaptığı görüşmeden sonra artık ortada Çin kapitalizmi vardır. Artık ortada bir entegrasyon süreci vardır. Hong Kong ve Şanghay İngilizlerin yatırımıyla ortaya çıkmıştı. Bugün Maocuların, Avrasyacıların yeni bir uygarlık iddiasıyla sözde ABD ve Batı’ya karşı çıktıkları noktada Çin Devrimi yerine Çin İmparatorluğu’nun uygarlığı dünyaya pazarlanmaktadır. Çin, Afrika ve Güney Amerika’da sınırsız bir sömürgeciliğe girişmiş durumdadır. Bunu da sosyalizm adı altında yapmaktadır. Bu noktada bir dengeleme operasyonu olarak Çin ile ABD, İran-Körfez üzerinden düelloya girdi.
“Sosyalist Çin”, “yeni uygarlık”, “çok kutuplu dünya” tezleri ileri sürülürken, aslında dünyada kutup olmadığını tespit etmeliyiz. Artık sistem, güneye ve doğuda Tataristan ve Sibirya Tatarlarına ait kaynakları fethetme hamleleri içindedir. Sultangaliyev’e ve Tatar bağımsızlığına karşı çıkılmasının anlamı da bu kaynaklara el konulmasıdır.
Eskiden Osmanlı toprağı olan Körfez’de İngilizler, kendilerine bağımlı uydu devletler kurmuştu. Bin yıllık Türk devleti olan İran’ı da Pers devleti ilan ederek petrollerine el koymuşlardı.
Burada Sultangaliyev’in gelişmiş kapitalizmin dünyanın kırsal bölgelerini zapt ettiği tezi geçerlilik kazanır. Çin de Avrupalı sömürgecilerden farklı değildir fakat kendisini “yeni uygarlık-sosyalizm” kavramlarıyla cilalamaktaydı. Trump ile Şi görüşmesi, asıl denge politikasını ortaya çıkardı.
20 yıldır bu analizi yapmamıza rağmen sağır kulaklar bunu duymadı ve Avrasyacılık-Atlantikçilik adıyla hayalî, 1930’lara ait bir analizle dünyayı açıklamaya çalıştılar. Türkiye-Rusya-Çin ittifakı gibi tezler dünyayı algılamaktan uzaktır. Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna nasıl ABD “proxy”si ise İran-ABD Savaşı’nda da İran, Çin’in “proxy”sidir.
Bu sistemde bölgesel güç, sistem içindeki antagonist olmayan çatışmalarda uydu olarak davranan güçlerdir. Geçmişte İran, ABD’nin alt emperyalist gücüyken şimdi Çin’in “proxy” gücü olma yolunda gidecektir. Böylece Körfez’di egemenlik kurmayı planlamaktadır.
Buna karşılık olarak Türkiye, Horasan’dan İstanbul’a kadar giden bir sistemin temelini oluşturmaktadır. Türkiye’nin Kesik Damarları kitabımda bahsettiğim gibi, Körfez’in kaynaklarının Türkiye üzerinden Batı’ya aktarılması söz konusudur.
Diğer taraftan, Batı’nın alım gücü düştükçe Çin’in Kuşak Yol Projesinin de anlamı azalmaktadır. Ukrayna Savaşı’nda Batı’ya giden enerji hatları kesildi ve bu da Amerikan kaya gazının Avrupa’ya pazarlanmasının önünü açtı. ABD ile Rusya arasındaki yerel çatışmalar bu çerçevede ortaya çıktı ama sistemsel bir çatışma söz konusu olmadı. Irak petrolünün Türkiye üzerinden geçişinin Kürt Koridoru ya da Şii Hilali ile kesilmesi planlandı ise de bunlar politika dışı kaldı. Bundan sonraki durumda Hürmüz’den değil Türkiye üzerinden bir kaynak akışı gelişmesi beklenebilir. Venezuela petrollerinin ABD kontrolüne girmesine karşılık İran petrolünün de Pakistan üzerinden boru hatlarıyla Çin’e aktarılması söz konusu olabilir.
Dünya sisteminin kendi içindeki entegrasyona karşı yerel çatışmalar, yerel çıkarlar ortaya çıkmaktadır. Pazarda herkes komşusunu iflas ettirmeye çalışsa da hepsi aynı pazarın insanlarıdır. Birbirlerine de bağımlıdırlar. Sonuç olarak, ortaya çok kutuplu değil bütünleşmiş emperyalizm çıkıyor. Fukuyama’nın “global marketing economy” tezi kısmen geçerli hale gelirken ortada bir liberalizm olmadığı ortaya çıkmaktadır. En büyük gelişme, Çin’de komünist parti otoritesi altında, çok düşük ücretlerle ve Batılı şirketlerin kontrolünde yaşandı. Kautsky’nin çizdiği çerçevede yaşanan çatışmalar lokal kalmaktadır. Amerikan ekonomisini bozuyor denilen savaş, aslında Amerikan savaş sanayisini beslemektedir.
Amerika, kapitalist gelişim açısından İran’ın da Çin’in de babası konumundadır. Bu ihtiyar babanın otoritesine isyan etmektedirler. Ekonomik, jeolojik, etnik, tarihsel alanlardan yola çıkarak 20 yıldır Türk Solu‘nda yaptığım bütünleyici analizin sonuçları bunlardır.
Gramsci, ülke içindeki burjuva gruplarının arasındaki konsensüsü ele almıştı. Günümüzde uluslararası şirketlerin oluşturduğu politik yapıların yarattığı entegrasyonun yanında bir konsensüs de vardır. Çıkarlar çatıştığı zaman belli yerlerde konsensüs çatışmaya döner ama bunlar yok edici olmaz. Kendi aralarında hiyerarşik bir düzen vardır. Hepsi kendi payını alır.
Son Amerika-Çin görüşmeleri, olayların üzerindeki sis perdesini aralamaya yardımcı olmuştur. Artık dünya sisteminin nasıl bir sistem olduğunu görmek daha da mümkündür. Venedik, Hollanda, İngiltere ve Amerikan sistemlerinden sonra şimdi Çin sistemi olarak ortaya atılan model ve Andre Gunder Frank’ın tezleri geçerli değildir. Dünya çapında finans ağlarıyla örülmüş bir ağ vardır. Çin merkezli bir dünya sistemi beklemek gerçekçi değildir.