Bu topraklarda kadın olmak hâlâ zor…
Çünkü kadın; bazen törenin,
bazen feodal düzenin,
bazen siyasetin,
bazen de terörün arasında eziliyor.
Yıllardır ekranlara çıkıp “kadın hakları” üzerinden vicdan siyaseti yapanların büyük kısmı, iş gerçek sorunlara geldiğinde sessiz kalıyor.
Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da yıllardır süren feodal düzenin kadın üzerinde kurduğu baskıya karşı kaç ciddi adım atıldı?
Kaç kez Meclis’e gerçek anlamda kadın özgürlüğünü savunan teklifler sunuldu?
Kaç kez küçük yaşta evliliklerin,
aşiret baskısının,
kadının susturulmasının,
“ailenin namusu” adı altında hayatının karartılmasının karşısında güçlü bir duruş gösterildi? Hâlâ ağalık düzeni hüküm sürmekte. Vatandaş, ağaların marabası. Kim iddia edebilir, seçimlerde seçmenin hür iradesiyle oy kullandığını.
Güneydoğu’da feodaliteyi ortadan kaldırmadan gelecekte PKK ve benzeri terör gruplarının yeniden doğmasının önüne geçemezsiniz. Geçmişte ve günümüzde PKK feodaliteden beslenmiş, feodalite sayesinde yer tutmuştur.
Bugün hâlâ birçok bölgede kadın, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olamıyor.
Kendi geleceğini seçemiyor.
Kendi kararını veremiyor.
Çünkü feodal düzen, hâlâ bazı yerlerde insanı vatandaş değil, adeta bir ağanın veya yapının marabası gibi görüyor.
Ama acı gerçek yalnızca bununla da sınırlı değil…
Yıllardır terör yüzünden bu ülkenin binlerce annesi evladına hasret kaldı.
Binlerce genç toprağa düştü.
Binlerce anne gözyaşı döktü.
Terör örgütü PKK; yalnızca güvenliği değil, bölge insanının geleceğini de çaldı.
En ağır bedeli ise yine kadınlar ödedi.
Kimi evladını kaybetti,
kimi eşini,
kimi kardeşini…
Bazı genç kızlar kandırılarak dağa götürüldü.
Hayatlarının baharında ölümün içine sürüklendi.
Kadın; özgürlüğün değil, çatışmanın kurbanı yapıldı.
Bir annenin gözyaşının Türkü, Kürdü olmaz.
Acının dili, kimliği yoktur.
Gerçek insan hakları savunuculuğu; yalnızca slogan atmak değil, kadını her türlü baskının karşısında savunabilmektir.
Kadını;
terörün gölgesinden,
feodal baskıdan,
şiddetten,
yoksulluktan,
çaresizlikten kurtarmaktır.
Ama ne yazık ki bazı siyasetçiler yıllardır bölge insanının gerçek sorunlarını çözmek yerine kimlik siyasetiyle oy devşirmeyi tercih etti.
Kadının eğitimi,
ekonomik özgürlüğü,
güvenliği,
hukuki koruması geri planda kaldı.
Çünkü bazıları için kadının acısı, çözülmesi gereken bir sorun değil kullanılacak bir propaganda malzemesi oldu.
Oysa gerçek cesaret;
silahı değil hayatı savunmaktır.
Gerçek demokrasi;
kadının korkmadan kimsenin baskısında kalmadan hür iradesini sandığa yansıtabildiği, özgürce karar verebildiği, kimsenin baskısında kalmadan yaşayabildiği düzendir.
Gerçek medeniyet;
kadının susturulmadığı toplumdur.
Ve bu millet, artık slogan değil samimiyet görmek istiyor.
Kadını yalnızca miting meydanlarında hatırlayanları değil,
her gün onun yanında duranları görmek istiyor.
Çünkü bu topraklarda kadın olmak hâlâ zor…
Ve en büyük utanç,
bu acıların yıllardır normalleşmiş olmasıdır.
Ali AÇIK
Emekli akademisyen
Siyaset Bilimi uzmanı
