No Result
View All Result

2026 Üçüncü Çeyrek raporu

Temmuz-Eylül dönemi genel siyasi değerlendirme

Mutlu YILMAZ by Mutlu YILMAZ
29 Eylül 2026
in GÜNLÜK
0
2026 Üçüncü Çeyrek raporu

Dördüncü çeyreğe girmek üzere olduğumuz şu günlerde, gündeme dair doğrudan tarafıma iletilen soruları, sıklıkla karşılaşılan kalıp sorularla derleyerek bir değerlendirme yazısı kaleme aldım. Bu yazıyı Türk Solu gazetesinin siz değerli okurlarıyla paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.

Hafif yaz rehavetiyle başlayan bu periyotta, Ağustos ayı ortası itibarıyla genel siyasetin yeniden ısınmaya başladığını ve bunun neticesinde önceki dönemlerden kalan bazı soruların açıklığa kavuştuğunu gözlemliyoruz. Ancak yine de bazı konulardaki belirsizlikler sürüyor. Hatta belirsizliğin büsbütün arttığı durumlar da var.

Bu üç aylık dönemde Türkiye özelinde CHP-YENİ Parti ayrımı, el değiştiren belediyeler, siyasi operasyonlar ve piyasa manipülasyonu gündemin üst sıralarında yer alırken; küresel boyutta ise Orta Doğu’da karmaşık hale gelen savaş, Ukrayna Savaşı, bu iki savaşın bileşik etkisiyle yaşanan enerji piyasasındaki arz krizi ve krizin yarattığı enflasyonist etki öne çıkan başlıklar olmuştur. Zorba yönetim modeli, kullanılan nobran dil ve “belirsizlik” ise bu dönemin karakteristiğidir.

1) Avrupa’nın çeşitli yerlerinde geçtiğimiz haftalarda yerel ve ulusal bazlı seçimler gerçekleşti. Bilhassa Almanya ve Fransa gibi AB içerisindeki belirleyici ülkelerde aşırı sağın yükselişinin ülke halkları ve küresel siyaset üzerinde ne gibi etkileri olabilir?

Ülke halkları için kısa ya da uzun vadede çok olumlu etkileri olacağını düşünmüyorum açıkçası. Bu ülkelerdeki liderler tarihin akışına karşı absürt bir mücadelenin içindeler. Göçmen akını korkusuyla bazı radikal kararlar almaya çalışmaları gayet anlaşılabilir; ancak ne olursa olsun makul hareket etmeleri gerekiyor.

Düşüşte olduklarını da göz önüne alarak öncelikle şu iki şeyden kurtulmaları gerekiyor:

Birincisi “İslamofobi” yani ön yargılarını bir kenara bırakarak “İslam” dininin artık bir Avrupa dini olduğunu kabul etmelidirler. Hıristiyanlık ilk bin yılda Roma’da, ikinci bin yılda tüm Avrupa’da yayıldı. Üçüncü bin yılda artık “İslam” da Avrupa’nın dinidir.

İkincil olarak, yaşlanmakta olan nüfusu ve nitelikli iş gücündeki kayıpları telafi edebilmenin bir yolu olarak; örneğin Türkiye gibi onlara yetişmiş insan kaynağı tedarik eden ülkeleri iyi değerlendirmeleri gerekir ki, bunu bir ölçüde başardıkları söylenebilir. Bu şekilde eğer mevcut düzenlerini önümüzdeki 15-20 yıllık süre içerisinde de koruyabilirlerse Avrupa için bu bile başarı sayılabilir. Zira durumlar aslında hiç de iyiye gitmiyor.

Küresel ölçekte ise zaten Rusya’ya karşı verilen yıpratıcı savaşta bir hayli kan kaybetmiş görünüyorlar. Dolayısıyla burada sürekli NATO’nun şemsiyesi altında ama esasen ABD hegemonyası altında ezilerek her geçen zaman durumları daha da vahimleşecek. En doğru çıkış, önceki yazılarda belirttiğim gibi Türkiye’yi de aralarına alarak Rusya’yla bir uzlaşı sağlamaları ve bu yolla üçüncü bir kutup yani bir denge unsuru oluşturmalarıdır. Bunun dışında ciddi bir çıkış yolu Avrupa için gözükmüyor ve aşırı sağın burada çok ciddi bir başarı sağlayacağı ya da yeni bir hikaye yaratacağı da kesin değil.

Her ne kadar Almanya’da AfD’nin iktidara yürümekte olduğu görülüyorsa da kendilerine nispeten en yakın görülebilecek CDU’yla bile koalisyon yapamayacakları ortadadır. Dolayısıyla tek başlarına kalacaklar. Ve aslında en doğrusu da bu tür aşırı unsurların tüm diğer partilerin koalisyonuyla boğulmasıdır. Bu tüm insanlık adına en hayırlısıdır. Fransa’da da benzer şekilde yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçiminde Marine Le Pen iddialı gözüküyor. Ancak Marine Le Pen ilk turda birinci çıksa bile ikinci turda diğer partiler bir araya gelerek cumhurbaşkanını aşırı sağdan değil, muhtemelen soldan bir adaya (Mélenchon) kazandıracaklardır. Dolayısıyla aşırı sağın geleceği pek mümkün gözükmüyor fakat ciddi bir tehdit unsuru olarak var olmaya devam edeceklerdir.

Öte yandan her ne kadar birlik dışında da olsa İngiltere’de iktidara yürüyen Reform UK partisi de gözden kaçmamalıdır. Liderleri Nigel Farage, Brexit’in mimarlarından ve o popülizmi neticesinde bugün ülkenin tipik “ikili parti sistemini” bile sarsmış durumda. Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi ilk seçimde büyük bir hezimet yaşayacaklar ve adada tarih yeniden yazılacak.

Fakat her şeye rağmen bazı iyi gelişmeler de var. İsveç’te az farkla da olsa yeniden sosyal demokratlar seçimleri kazandı. Berlin’de SOL parti (Die Linke) Elif Eralp‘in başbakanlığında iktidara geldi. Yani mücadele bitmiş değil.

2) Ağustos ayında Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortaklığında Mekke Antlaşması duyuruldu. Orta Doğu’daki savaşın belki de en kritik aşamasında bu üç ülkeyi böylesine bir hamle yapmaya iten nedenler hangileri olabilir?

Bu çok açık… Türkiye şimdiye kadar bir ölçüde doğru tutum sergilediği İran merkezli Orta Doğu savaşında ciddi hatalar yapmaya başladı. Nitekim, Birleşmiş Milletler toplantısı öncesinde Türkiye, yıllardır kendi ülkesinde faaliyet gösteren İran bankasının lisansını iptal etti. Bu da yetmedi İranlı havayolu şirketinin uçuşları durduruldu. İşte bunlar Amerika Birleşik Devletleri’ne verilmiş çok büyük hediyelerdir. Pakistan’da ise zaten tamamen kukla ve “darbeci” bir hükümet var. İnsanlık ve İslam adına utanç verici bu hükümetin Amerikan yönetimine yakın durması ve böylesine siyonist bir planın içerisinde yer alması çok da sürpriz değil. Suudi Arabistan’ı ise anlatmaya bile gerek yok…

Savaşın belki de bu kritik anında böylesine bir anlaşmanın kotarılması Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in çok net kazanımı olarak kabul edilebilir ancak bölgenin diğer ülkeleri, daha doğrusu halklar adına ciddi bir kayıp söz konusudur… Sonuçta bu üç ülke de sıkışmış durumdadır ve iktidarları hiçbir şekilde kendi kararlarını bağımsız bir biçimde verebilecek durumda değillerdir. Tamamen Amerikan yönetiminin tehdidi ve aslında bağımlılığı altındadırlar. Çünkü Amerikan yönetiminin meşruiyet sağlaması sayesinde ayakta kalmaktadırlar yani mecburdurlar böyle hamleler yapmaya.

3) Ukrayna’daki savaş beşinci yılında ve tarafların son günlerdeki karşılıklı yoğun saldırılarına rağmen sonucun ne olacağı henüz tam olarak kestirilemiyor. Trump öteden beri anlamsız olarak nitelendirdiği bu savaşın ısrarla bir an önce sona erdirilmesi gerektiğini belirtiyor. Ancak bu yöndeki ısrarlarının NATO’nun diğer üyeleri nezdinde pek bir karşılığı da yok gibi. Bu tutum farklılığı nasıl bir sonuç doğurabilir?

Ukrayna Savaşı tabii ki en çok da Avrupa’yı yıpratmış durumda. Rusya da burada kaybediyor ve kazansa bile kendisi için Pirus zaferi olacak. Son günlerde Suriye’de de ortalık karıştı ve Rusya’nın burada yeniden nüfuz kazanma arayışında olduğu anlaşılıyor. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri, Trump’ın cahil cesaretini de kalkan yaparak bazı yerlerde ataklar yapabilse dahi burada ne Ukrayna’ya ve dolaylı olarak Avrupa’ya ne de Trump üzerinden Rusya’ya bir söz geçiremiyorlar. Aslında her şey Trump’dan da ibaret değil. Çünkü açıkça görülüyor ki, Beyaz Saray’da başkanın kendi ekibiyle Pentagon arasında öteden beri ciddi bir ayrım söz konusu.

Bu şartlar altında Avrupa ülkeleri için çok iyi bir çıkış gözükmüyor. Daha mantıklı bir uzlaşı noktasının bulunması gerekir. Bu bağlamda Donbas bölgesi için varılacak makul bir mutabakatla Ukrayna’nın savaştan çekilmesi ve aslında Rusya’yla da imtiyazlı bir anlaşma yapılması yerinde olur. Türkiye burada gerçekten gücünü kullanabilirse çok iyi bir uzlaştırıcı olabilir. Ukrayna ise ilerleyen dönemlerde AB üyesi olabilir – hatta olmalıdır –ama NATO‘nun dışında kalmalıdır.

Sonuçta bugün itibarıyla daha çok yıpranan bir Avrupa, Pirus zaferi kazanmak üzere olan Rusya, zaten gitgide zayıflayan ABD ve kendi konumunu alttan alta daha da ilerleten Çin söz konusudur.

4) Rusya ve Ukrayna’ya söz geçiremeyen, Orta Doğu’da sıkışan Trump’ın Grönland üzerinden yeniden atağa kalktığını görmekteyiz. Geçen haftaki Birleşmiş Milletler toplantısında Trump, Danimarka ve Grönland başbakanlarıyla yeni anlaşmayı imzalarken her fırsatta Danimarka’ya övgüler yağdırdı. Ancak şu gün itibarıyla haritaya göz attığımızda Kanada’nın da ABD tarafından çevrelendiğini görüyoruz. Çanlar galiba bu sefer Kanada için çalıyor.

Grönland üzerinde Danimarka halkı adına bence son derece utanç verici bir anlaşma imzalandı. ABD ise Arktik’de Rusya’nın ve Çin’in önünü keserek önemli mevzi kazandı. Her ne kadar AB toprağı sayılmasa da Grönland, Danimarka Krallığı’na bağlı olduğu için Avrupa’yı dolaylı olarak ilgilendiren bir mesele. Ama Avrupalı liderlerde gerçekten bir feraset noksanlığı var.

Tekrar ifade etmek gerekiyor:

Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi, Rusya ile Avrupa’nın bir uzlaşı sağlaması ve Türkiye’nin de burada merkez konumunda olması gerekiyor. Bu şekilde bir güç dengesi kurulabilirse ABD’ye böyle tavizler verilmek zorunda kalınmaz. Zaten anlaşma fiili olarak tam bir teslimiyet anlaşması oldu. Belki yakın dönemde Grönland bağımsız olur ve o şekilde ABD’ye katılır. Kanada ise artık tam bir tehdit altındadır. Bu saatten sonra ne İngiltere ne de Fransa tek başına bir kurtarıcı rolü üstlenemez. Trump, gümrük tarifeleri üzerinden sıkıştırmalarla ve yeni yeni tacizlerle Kanada’yı da sindirmeye çalışacak. Kanada’dan gelecek talep doğrultusunda AB topluca hareket etmeli ve Kanada’ya ayrıcalıklı bir statü sağlamalı. Kanada’ya ve mümkün olabilirse Rusya’ya böyle bir yolun açılması, yani açıkçası yeni ticaret anlaşmalarının yapılması gerekiyor. Aksi durumlarda ABD daha büyük saldırılara kalkışacaktır. Evet, bu önlemler alınmazsa çanlar şimdi Kanada için çalıyor.

5) İçeride de ilginç gelişmeler var…

YENİ Parti kuruldu ve kurulduğu günden beri operasyon yiyor. Okullar açıldı ama önceki eğitim-öğretim yılından kalan şiddet ve cinnet vakalarında bir düzelme emaresi yok gibi. Patlayan fon krizi yüzünden şimdiden yüzbinlerce mağdur var ve daha bu işin nereye varacağı henüz belli değil. Ağustos ayında önce “Süleymancılar” cemaatine sonrasında da Adana merkezli Furkan Vakfı’na operasyon yapıldı. Rejimin bu iki cemaat özelinde çok sert biçimde müdahil olduğunu görüyoruz. Ayrıca Kaşif Kozinoğlu’nun şüpheli ölümüyle ilgili de eski dosyalar yeniden açılmaya ve yeni görüntüler servis edilmeye başlandı.

Şimdi tüm bu çırpınışlar rejimin ömrünü uzatmaya yeter mi?

Rejimin ömrünü uzatmak için her yolu denediğini ve esasen konjonktürün de bunu mümkün kıldığını şimdiye kadar zaten söylüyorduk. Mevcut konjonktür henüz ortadan kalkmış değil. Meşruiyetini tamamen Batı’dan alan ve belli dengeler üzerinde ayakta durmaya çalışan, halkın rızasına rağmen her türlü olumsuz eylemlerle bir şekilde iktidarını yürütmeye çalışan bir rejimi koca ülke bir kambur gibi sırtında taşımaya devam ediyor maalesef.

Ancak bu yolun sonuna geldikçe yeni yeni şeyler ortaya çıkıyor. Fon krizi aslında MSCI’nin de sıkıştırmasıyla biraz erken patlayan bir bomba ve henüz daha buz dağının üstünü görüyoruz. Şimdi bunun bir “ponzi” olduğu itiraf ediyorlar ama zaten bu rejimin kendisi bir ponzi rejimi. Tamamen bir kağıttan kaplan. Bir yerden çökmeye başlarsa arkası çorap söküğü gibi gelir. Nitekim iş oraya doğru da gidiyor, bugüne kadarki ezberlerinizi bir kenara bırakın…

Öte yandan biz sürekli dış güçler vs. diyoruz… Ancak bugünkü küresel oyunda herkes oyun devam ettiği müddetçe birbirine mahkum. Elbette hiçbir ülke ya da şirket başka bir ülkenin ya da şirketin menfaatini gözetmez. Fakat şöyle de bir gerçek var: Birçok yabancı yatırımcı paralarını çalıştırmak için Türkiye’yi tercih ediyor; argo tabirle vur-kaç yapıyorlar. Şimdi bu yatırımcılar Türkiye’nin batmasını ya da ciddi bir kriz yaşamasını elbette istemezler çünkü kendi paraları da orada. Ne zaman ki günün birinde batışın kaçınılmaz olduğunu görürler, işte o vakit hepsi bir yerden saldırıya geçer.

Bu durum dev bir transatlantikteki yolculara benzetilebilir. Bunlar birbirlerinden düşmanlık derecesinde nefret ederler ama hiçbirisi geminin batmasını istemez. Geminin batacağı kesinleştiğinde ise birbirlerini çiğneyerek kurtulmaya çalışırlar. Aslında yabancı devletlerin ve yatırımcıların da böyle olduklarını düşünmemiz gerekiyor.

Son fon vurgunu gerçekten de rejimin ne kadar ahlak yoksunu olduğunu ve çürümenin boyutlarını göstermesi bakımından çarpıcıdır.

Rejime ikinci ve üçüncü dereceden yakın insanların, yüz binlerce sade vatandaşla birlikte yine rejimin aparatları tarafından soyulduğu bir vakayla karşı karşıyayız. Bu nitelikli dolandırıcılık yüzünden tüm ekonomik sistemin sarsıldığı da dikkate alındığında esasen herkesin az buçuk mağdur duruma düştüğü bile söylenebilir. Elbette vurguncuların peşine düşülmeli ancak kamu kaynakları kullanılarak bu zararı tazmin etme formülü kabul edilemez. Yani mağduriyeti giderme bahanesiyle birilerinin kâr hırsı/ya da tedbisizliği tüm bir ulusa fatura edilemez!

Kapitalist piyasa düzeni en ufak denetimsizlikte insan doğasındaki o gizli “şeytan” sayesinde bu tür sorunlar üretmeye zaten mahkumdur. O yüzden tekrar söylüyoruz:  “Yağma yok Sosyalizm var!”

Türkiye’de bu gasp rejimine karşı yapılan en ufak bir eleştiride insanlar gözaltına alınmakta, haklarında davalar açılmakta ve mahkum edilmekte. Okullarda da görüyorsunuz, işlerin nereye varacağı belli değil. Gizli ve kirli dijital ortamlarda birileri genç dimağları zehirlemekte ve onları toplum düşmanı bireyler olarak yetiştirmekte. Ailelere büyük görev düşüyor.

Bu esas çercevesinde önlemler almadıktan sonra isterseniz okulların bahçesine tank getirin yine de güvenliği sağlayamazsınız. Maalesef kamu gücü ve kolluk kuvvetleri bunları yapmak yerine sadece bir kişiyi ve onun çevresini korumak için seferber edilmiş durumda. Oysa bakın İspanya’da gördünüz neler oldu… 87 yaşındaki kadın evden çıkarıldı diye halk Madrid sokaklarını birbirine kattı. İşte aradaki fark bu.

Yine cemaatler üzerine yapılan operasyonlar da esas planın ne olduğunu aleni olarak bize gösteriyor. Rejim, hiçbir şekilde kendisinden ayrı, bağımsız hareket edebilecek veya onunla karşı düşecek grup istemiyor. Ne olursa olsun tüm gücüyle üzerlerine çullanmış durumda. Fakat burada başka gelişmeler de var. Kozinoğlu davasında bile kafasını biraz çalıştıran bir insan bu tür görüntülerin niçin yıllar sonra (!) servis edildiğini sorgular ve tezgahı fark eder.

Pek tabii rejimin ayakta kalabilmesi için…

Necip Hablemitoğlu cinayetinde de geçtiğimiz yıllarda benzer şeyler oldu. Sonuç nereye vardı? Rejimin plan çerçevesi dışında hiçbir yere varmadı. Hatta merhumun eşi bile söyledi “Leş pazarlığı…” diye. O yüzden bu rejimden ülke adına hayırlı bir şey beklememek lazım. Bu saatten sonra ne yapacaklarsa kendilerini kurtarmak için yapacaklar. Fakat fon krizinde bazı bilgilerin el altından gizlice (devlet kademelerindeki bir takım gruplar tarafından ya da doğrudan Portföy Yönetim Şirketi tarafından) YENİ Parti‘ye uçurulmuş olması muhalefetin yeniden psikolojik üstünlüğü sağlaması bakımından önemli bir gelişmedir. İçeriden bu bilgi akışı devam ettikçe rejim daha da bunalacak ve daha büyük çözülmeler olacak.

Ne yaparlarsa yapsınlar mutlak son kaçınılmaz. Bu tür çırpınışlarla rejimin ömrünü biraz daha uzatsalar bile büyük yıkım onları beklemekte.

Esas tartışma ondan sonra olacak. Yeni gelecek olanların “Devr-i sabık” yaratmayacağız diyerek geçmişin üstüne sünger çekme hakkı olmayacak, olmamalı. Kim vaktinde hangi günahları işlediyse hesabını verecek.

Son çeyrekte Ekim ayında yapılacak İsrail seçimleri ve Kasım’daki ABD Kongre seçimleri izleme radarımızda olacak.

Previous Post

Trump-Şi görüşmesini doğru anlamak

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

imunify-bot-check