No Result
View All Result

Türkiye, Basra Körfezi’nin güneyinde askeri üsler oluşturmalı mı?

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy by Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
13 Ekim 2026
in GÜNLÜK
0
Türkiye, Basra Körfezi’nin güneyinde askeri üsler oluşturmalı mı?

Türkiye’nin Kesik Damarları isimli kitabımı toparladığımda, en azından 10 yıllık bir sürecin kapsamlı analizini içeriyordu. Bu; 1999’dan bugüne yaklaşık 25 yıllık bir süreci stratejik, ekonomik, doğalgaz ve savaş sorunları boyutlarıyla ele alan bütünleyici bir çözümlemeydi. Bu çözümlemenin birinci kalkış noktası, doğal olarak Nabucco Boru Hattı projesiydi. Bu proje; Körfez’den Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Irak’tan Kerkük’e ve oradan da Türkiye’ye uzanan boru hattı meselesini geliştiren, geniş bir perspektife sahip stratejik bir plandı.

Bu projenin önündeki en büyük engel ise bir Amerikan-Kürt koridoru, yani Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar uzanan bir Amerikan-Kürt devleti kurarak bu bölgedeki petrolün kuzeye akışını kontrol edecek bir yapılanmaydı. Bu stratejinin taktiksel sonucu olarak da Rojava denilen bölgede Kürt kantonları oluşturma süreci karşımıza çıkarılmıştı. İtinayla kurgulanan bu planın birinci aşaması buydu.

Türkiye’yi çemberleyen üç kuşak ve ilk karşı çıkışlar

İkinci aşamayı ise bize karşı örülen “ikinci çember” yani Şii Hilali çemberi oluşturuyordu. İran’dan başlayıp Irak Şiiliği ve Suriye’deki Şiilerle oluşturulacak bir alan üzerinden Türkiye’nin bu bölgeden tamamen izole edilmesi hedefleniyordu. Nitekim İran Devrim Muhafızlarına bağlı Haşdi Şabi güçlerinin Suriye üzerinden Türkiye sınırına dayanmak için gösterdiği çabaları hepimiz hatırlıyoruz.

Üçüncü aşamada ise önce cihatçı yapıların, ardından IŞİD kuşağının sahneye sürüldüğünü gördük. Bu durum; enerji boru hatlarının Türkiye’den geçmesini engelleme stratejilerinin, aşamalı kuşaklar halinde çemberleştirilmiş bir süreciydi.

O dönemde kaleme aldığım ve herkeste şaşkınlık yaratan yazımda şu vurguyu yapmıştım: Türkiye, zayıf karnı olan güney hududunu korumak için Suriye sınırı boyunca güneye doğru ilerlemeli, Suriye derinliklerine girerek bu üç kuşağı zamanla etkisiz hale getirmelidir. Bazen yan yana, bazen art arda oluşan ve Türkiye’yi çemberleyen bu üç kuşağı ve arkasındaki politikayı bu kitlelerle birlikte bölgeden tasfiye etmeniz gerekir.

Ben bunu dile getirdiğimde, başta Aydınlık gazetesi ve Sol Portal olmak üzere pek çok çevre “Üşümezsoy, Tayyip’i göreve çağırıyor” diyerek bana şiddetle karşı çıkıyordu. Bu karşı çıkışın temelinde Suriyeci, Çinci, hatta İrancı yaklaşımlar yer alıyor ve Türkiye’nin bu bölgeye girmesine kesin bir dille itiraz ediliyordu. Ancak daha sonra TSK bölgeye operasyonlar düzenleyince, dün karşı çıkan bu gruplar yapılan hamleleri alkışlamaya başladılar.

Ben önce “Afrin alınmalıdır; eğer Afrin alınmazsa Antakya da bu kurulan koridorun içine dâhil edilecektir” dedim. Ardından “PKK Fırat’ın batısına geçmemelidir, Münbiç kontrol altına alınmalıdır” vurgularını yaptım. Nitekim ardından gerçekleştirilen bir dizi sınır ötesi operasyonla bu bölge kontrol altına alındı.

Güç dengelerinin değişimi ve Kürt Koridorunun çöküşü

Daha sonraki süreçte, Irak ve Suriye’deki operasyonlarla Suriye’deki Esat yönetiminin geriletilmesi ve Türkiye’deki Esatçı çevrelerin yaşadığı hayal kırıklığı sonucu, Şii Hilali’nin Akdeniz’e uzanan uçları kırıldı ve Şii Hilali tezi çöpe atıldı; daha doğrusu pratik değerini yitirdi. Zaten IŞİD unsurları da Türk ordusu tarafından El-Bab’da tamamen tasfiye edilmişti.

Geriye üçüncü halka olan Kürt koridoru kalmıştı. Merkezinde Rojava ve bağımsız bir Kürt devleti çekirdeğinin yer aldığı bu proje de Türk ordusunun operasyonlarıyla akamete uğratıldı. ABD’nin yeni konseptinde -Tom Barrack’ın da ifade ettiği üzere- Suriye’de bir Rojava veya Kürt devleti oluşturma projesi terk edildi; Amerika bütün ağır silahlarını ve toplarını alarak bölgeden çekilme kararı aldı. Biden dönemi ve öncesinde başlayan 10 yıllık proje böylece raf kaldırıldı. Bunun arkasındaki temel sebep, Türkiye’nin kararlı askeri gücüyle bölgede böyle bir devletin kurulmasına asla izin vermeyeceği gerçeğiydi.

Diğer taraftan bu olgu İsrail’in de ana projelerinden biriydi. Ancak İsrail’in bu geniş coğrafyada egemenlik kuracak bir güce sahip olmadığı açıkça ortaya çıktı. Sonuçta ABD, Rojava’daki Kürtlerin Suriye devletiyle kaynaştırılması ve Türkiye’nin de bu denklemde koruyucu güç olması noktasına geldi.

Geçtiğimiz dönemde ABD güçlerinin Irak’tan bütün silahlarıyla çekilmeye başlamasıyla birlikte, Kürt koridorunun ilk çekirdeği olan -Körfez Savaşı’nda uçuş yasağı getirerek Barzani’nin Kürdistan çekirdeğini oluşturma, oradan Rojava’ya, PEJAK’a ve Türkiye’ye uzanma- politikası tamamen yıkıldı. Bugün ABD, Rojava’da Abdi’ye söylediği gibi Barzani’ye de “Irak ordusuna katılın, merkeze entegre olun” demektedir.

İran cephesinde ise PEJAK’a verilen desteğin pratik sonuçları görüldü. Eğer PEJAK ve Kürt gruplar silahlandırılırsa, İran saflarında yer alan geniş Türk kitlesinin kemikleştiği Devrim Muhafızları yapısıyla çatışacağı tezi ortaya çıkınca bu karttan da vazgeçildi.

Küresel enerji savaşları: Rus gazı, Amerikan kaya gazı ve Hürmüz

Peki, buradaki esas hikâye neydi? Kerkük’ten Ceyhan’a akan boru hattı, Mezopotamya petrollerinin Akdeniz’e ulaştırılacağı yegâne hattı ve o hat açıldı. Günümüzde ise Basra Körfezi’nin fiilen kapanmasıyla; Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt petrollerinin gemilerle Hürmüz Boğazı’ndan geçip dünyaya açılmasının pratik bir yol olmadığı netleşti.

Bölgedeki üretimin piyasaya çıkabilmesi için geriye tek bir yol kalıyor: Geçmişte Nabucco boru hattı projesiyle gündeme gelen, ancak “Türkiye’nin kesik damarları” olarak nitelediğim PKK, Amerikan-Kürt Koridoru ve Şii Hilali tarafından kesilmeye çalışılan hatların yeniden devreye girmesi. Bu engeller aradan çekilince, sanki bir damar değişimi yaşanırcasına Türkiye’nin boru hatları yegâne güzergâh olarak yeniden gündeme geldi.

Hürmüz Boğazı’nın kapanmasını görünürde İran sağlıyor gibi dursa da, bunda ABD’nin büyük bir çıkarı vardır. ABD daha önce Libya’daki petrol güvenliğini devreden çıkarmıştı. Kaleme aldığım ilk kitapta petrol güvenliği meselesini tam da bu boyutuyla ele almıştım. ABD’nin önce Libya’daki, ardından Irak’taki petrol üretimini ve işletimini sekteye uğratması, şimdi de Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim nedeniyle Körfez’in güneyindeki ve İran’daki petrol yataklarının piyasaya çıkışını engelleme amacına dayanmaktadır.

Peki, bu strateji nereden doğdu? Geçmişte bu yataklar üzerinde hukuksal ve fiilî egemenlik kurmak isteyen ABD, günümüzde ileri bir teknoloji olan “kaya gazı” sayesinde dünyanın en büyük gaz üreticisi haline geldi. Biden dönemi bu üretime mesafeli yaklaşsa da Trump’ın seçimi kazanmasıyla kaya gazının önü tamamen açıldı. Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca devasa yüzer gazlaştırma platformları kuruldu.

150 bin tonluk dev LNG gemileriyle (Dragon Ship) taşınan gazlar Avrupa ve Akdeniz pazarına sevk edilmeye başlandı. Bir metreküp likit gazın 600 metreküp doğalgaza dönüşmesi sayesinde bu gemiler devasa bir arz sağlamaktadır. Nitekim ben bu ticari tabloyu gördüğümde, “Üçüncü Dünya Savaşı’nın ana kaynaklarından biri, Rus doğalgazı ile Amerikan kaya gazının savaşıdır” teşhisini koymuştum.

Körfez ve Akdeniz gazının piyasaya çıkamaması Rusya’nın da işine geliyordu; çünkü Rusya kendi gazını Avrupa’ya satmak istiyordu. Ancak Rus gazı ile Amerikan gazının Avrupa’daki egemenlik mücadelesi en sonunda Ukrayna sahasında patladı.

Çin-İran İttifakı ve Körfez’deki güvenlik boşluğu

Diğer taraftan Çin’in İran pazarına girmesi, İran petrol ve gazını boru hatlarıyla ve gemilerle kendi bünyesine taşıması olgusu gündeme geldi. Geçmişte İngilizlerin kontrolünde olan Anglo-Iranian Oil Company, bugün adeta bir “Chino-Iranian Oil Company” yapısına dönüştü. Trump’ın Güney Amerika petrollerine el koyması ile Çin’in İran petrolüne yönelmesi denklemi, Körfez’de büyük bir güç çatışmasını beraberinde getirdi.

İran’ın Çin füzeleriyle İsrail’e, ABD askeri üslerine ve hatta uçak gemilerine yönelik gerçekleştirdiği başarılı saldırısı, arkadaki Çin teknolojisinin bir sonucudur. İran bu tabloda Çin’in vekâlet gücü (proksi) konumuna geçmiştir. Nasıl ki Haşdi Şabi ve Hizbullah İran’ın vekâlet güçleriyse; onların zayıflaması, Suriye’de yönetimin el değiştirmesi ve Türkiye ile ABD’ye daha yakın bir yapının gelmesi, İsrail projesi olan Kürt devleti planını dışarıda bırakmıştır.

Öte yandan İran’ın Şii Hilali projesi de İsrail ile yaşanan çatışmaların ardından çökmüştür. Sahada kaybeden İran, bu kez Çin’in kabadayılığına soyunarak Körfez’de konumlanınca Suudi Arabistan, Katar ve BAE fiilen korumasız kalmıştır.

ABD’nin çekilmesinden sonra Irak ve İran’daki Kürtlerin hamiliğini Türkiye’nin üstleneceği bir süreç başlamıştır. Abdullah Öcalan’ın Atilla Uğur’a verdiği ifadeleri Ulusal Kanal ekranlarında günlerce dinlediğim için olayın arka planını net bir şekilde kavramıştım. Öcalan’ın “İsrail yerine Türkiye’nin inisiyatifine girelim” teklifi; aslında Rojava’yı, Irak’ı ve hatta PEJAK’ı Türkiye’nin etki alanına geçiren bir mantığa dayanıyordu.

Açılım süreçlerinin iç siyasete dönük amaçları olsa da, uluslararası düzlemde Kürt kartı bakımından İsrail’in bölgesel bir güç olamayacağı anlaşılmıştır. ABD’li diplomat Tom Barrack’ın da itiraf ettiği gibi: “Biz Genişletilmiş Orta Doğu Projesi ile bölgeyi yönetmeye çalıştık ama hiçbir şey beceremedik. Oysa Osmanlı, Hürmüz Boğazı’ndan Balkanlar’a kadar olan devasa alanı kontrol ediyordu.” Bu yaklaşım; Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle değil, İstanbul’un merkezde olduğu ekonomik, askerî ve siyasi bir çekim merkezinin oluşturulması noktasında Türkiye’nin önüne açılan nesnel bir kulvardır. Kürt ve Arap burjuvazisiyle uzlaşma arayışlarının arkasındaki iktisadi mantık; İstanbul’un Dubai veya Katar’ın yerini alacak ana merkez olarak seçilmesidir.

Türk askerî aklı: Azerbaycan’dan Körfez’e uzanan çizgi

Tabii ki bu yapının ayakta kalabilmesi için Türk ordusunun sahip olduğu gerçek gücü sahada kanıtlaması gerekmektedir. Suudi Arabistan ile yapılan son anlaşmaların kâğıt üzerinde kalmaması, ancak askeri varlığın ve caydırıcılığın somut olarak gösterilmesiyle mümkündür.

Bunun en somut örneği geçmişte Katar’da yaşandı. Dünyanın en büyük LNG ihracatçılarından biri olan Katar’a dönük operasyon girişimini, Türkiye’den giden bir komando birliği Katarlı emiri ve ailesini koruyarak engelledi. Kendi hanedan üyelerini otele kilitleyen Suudi Prensi, Türkiye’nin oradaki kararlı duruşu nedeniyle Katar’a el uzatamadı.

Bugün Çin füzeleriyle Amerikan üsleri hedef alınırken, ABD’nin bölgede aktif koruyuculuk işlevi kalmamıştır. Bu güvenlik sorumluluğu tarihsel olarak yeniden Türkiye’nin omuzlarına yüklenmiştir. Basra Körfezi’nden Türkiye’ye, Karadeniz’den Azerbaycan ve Türkmenistan’a uzanan enerji hatlarının Türkiye merkezinde Avrupa’ya ulaşması, coğrafyanın dikte ettiği bir zorunluluktur. İktidarda solcu veya milliyetçi hangi anlayış olursa olsun, bu iktisadi ve coğrafi gerçeklik kaçınılmazdır.

Türkiye, bu noktada gücünü eksiksiz göstermek zorundadır. Belki de Suudi Arabistan’da Husilere karşı yürütülecek operasyonların yöneticiliğini, askerlerin eğitilmesini ve kurmay aklını Türkiye üstlenecektir. Tıpkı Karabağ’da Azerbaycan ordusunu zafere taşıyan organizasyonu Türkiye’den giden birkaç nitelikli subayın sağlaması gibi… Bugün Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev “Topraklarımızı kendimiz kurtardık” derken haklıdır; ancak oradaki orduyu savaşa hazırlayan Türk askeri uzmanların katkısı yadsınamaz.

Benzer şekilde, Yemen’deki iç savaşta bölünen Kuzey ve Güney Yemen denkleminde, Güney Yemen’in stratejik ve taktik olarak bir Türk kurmay aklıyla eğitilmesi, Kızıldeniz kıyısının güvenliği açısından hayati önem taşımaktadır. Eğer Türkiye bu sınavdan başarıyla çıkarsa, Çin desteğine rağmen İran’ı bölgede dengeleyecek yegâne gücün kendisi olduğunu kanıtlayacaktır. Aksi takdirde, Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen “Büyük Kürdistan” veya “Pontus” projeleri yeniden hortlatılacaktır.

Tarihsel arka plan: Zeydiler, Mervaniler ve bölgesel çatışmanın kökleri

Geniş Orta Doğu denkleminde bir tarafta netleşen Çin-İran kuşağı, diğer tarafta ise ABD eksenindeki Suudi Arabistan-Katar bloku yer almaktadır. İsrail-İran gerilimi ile başlayan süreç, İran’ın vekâlet güçleri olan Haşdi Şabi, Hizbullah ve Husilerin çatışmaya dâhil olmasıyla doğrudan ABD ve Çin-İran savaşına evrilmiştir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken tarihsel bir boyut vardır. Dinî ve etnik kılıflara bürünen bu çatışmaların köklerini anlamak için İslam tarihine bakmak gerekir. Nitekim Aleviliğin tarihini ele aldığım çalışmalarda bu hususu özetlemiştim: Hz. Hüseyin’in Kerbela’da katledilmesinin ardından, onun intikamını almak amacıyla Muhtar el-Sakafî önderliğinde bir ayaklanma gerçekleşti. İranlı ve Türk unsurlardan oluşan Keysaniler hareketi, Emevi halifesi Yezid ve Mervani soyunun yenilgiye uğramasında belirleyici oldu.

Daha sonra Mervanilere karşı Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd ve oğulları ayaklandı. Zeyd ve evlatları katledilse de onların takipçileri Orta Asya’ya, Samaniler ve Deylemliler bölgesine yayıldı. Abbasiler döneminde ise Hasanî Zeydîler ayaklanarak Yemen coğrafyasına sığındılar.

Böylece resmi Arap iktidarlarına muhalif olan bu gruplar Orta Asya’dan Yemen’e kadar geniş bir alana yayıldı. Şamanist Türkmenlerin bu Şii/Zeydi etkileşimiyle tanışması, Anadolu Kızılbaşlığı ve Aleviliğinin tarihsel altyapısını oluşturdu.

Bugün Vahhabi Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin petrol kaynakları üzerinde otururken Şii yayılmacılığına karşı sergilediği tutum, bu tarihsel fay hatlarının bir devamıdır. İran petrollerinin Ahvaz bölgesindeki Şii Arapların yaşadığı sahada yer alması da denklemi karmaşıklaştırmaktadır. İngiliz egemenliği döneminde her iki taraftaki petrol de tek elde toplandığı için çatışma çıkmıyordu. Ancak bugün İran sahalarının Çin’in kontrolüne geçmesi, Körfez’deki sahaların ise ABD şirketlerinde olması büyük bir sürtüşme yaratmaktadır.

Sonuç: Türkiye’nin zorunlu stratejisi

Tüm bu karmaşık denklemde “Türkiye nerede durmalıdır?” sorusu hayati önem taşımaktadır.

Türkiye; Ahvaz, Körfez ve Mezopotamya (Basra) petrollerinin Nabucco projesi benzeri hatlarla kendisine akmasını sağlayacak askeri ve siyasi kontrolü kurmak durumundadır. Çin’in İran üzerinden Irak ve Körfez petrollerine el koyma hamlelerine karşı Türkiye, coğrafi devamlılığının bir gereği olarak sahada varlık göstermelidir.

Dün “Türkiye Suriye’ye girmelidir”, “Irak’ta aktif olmalıdır” ya da “Azerbaycan’a askeri destek vermelidir” dediğimizde karşı çıkan anlayışlar bugün nasıl iflas ettiyse; bugün de “Suudi Arabistan’a veya Körfez’e asker gönderilmez” diyen dar bakış açısı gelecekte büyük bir yanılgıya düşecektir. Türkiye bu adımları atarak Hürmüz Boğazı’ndan İstanbul’a, oradan da Avrupa’ya uzanan devasa enerji ve ticaret koridorunun merkezinde yer almalıdır.

Bu durum aynı zamanda NATO’nun güney kanadını yeniden şekillendiren, geçmişteki Promethe hareketi benzeri bir stratejiyle Türkiye’nin Polonya ve Macaristan hattına kadar uzanan geniş bir coğrafyada askeri bir güç olarak öne çıkmasını sağlayacaktır.

Sonuç olarak; Türkiye, Çin-İran ittifakının yayılmacılığı karşısında kendi “kesik damarlarını” birleştirmek, enerjinin geçiş güzergâhı üzerindeki güvenliği sağlamak ve bölgedeki askeri caydırıcılığını göstermek zorundadır. Bu duruş ne kör bir Amerikancılıktır ne de dogmatik bir Çin karşıtlığıdır; doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve coğrafi zorunluluklarının bir gereğidir.

Previous Post

Amerika’nın hesapları Hürmüz’de bozuluyor

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

imunify-bot-check