No Result
View All Result

Alman idealizminden Alman militarizmine (2)

Muharrem Yellice by Muharrem Yellice
29 Ağustos 2026
in GÜNLÜK
0
Alman idealizminden Alman militarizmine (2)

1871 Almanya’sı ile 1923 Türkiye’si: Benzer tarihsel şartlardan farklı devletlere

Burada Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla kısa bir karşılaştırma yapmak açıklayıcıdır.

Alman İmparatorluğu’nun 1871’de kuruluşu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kuruluşu arasında ilk bakışta önemli bir benzerlik vardır. Her iki devletin kuruluşunda da savaş belirleyici bir tarihsel rol oynamıştır.

Fakat kuruluşların siyasal mantığı birbirinden belirgin biçimde ayrılır.

Alman birliği, Prusya öncülüğünde Danimarka, Avusturya ve Fransa’ya karşı kazanılan savaşların ardından Alman devletlerinin Prusya hanedanı etrafında birleşmesiyle monarşik-imparatorluk niteliğinde bir devlet meydana getirdi. [2]

Türkiye’de ise Millî Mücadele, işgale karşı bir bağımsızlık savaşı niteliği taşıdı. Daha savaş devam ederken kabul edilen 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, ilk maddesinde egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan etti. [8] 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı bu egemenlik dönüşümünün sonraki hukukî ve siyasal aşamaları oldu. [8]

Dolayısıyla her iki kuruluşta savaş kurucu bir tarihsel unsur olmakla birlikte, ortaya çıkan devlet anlayışı aynı değildir.

1871 Almanya’sı, askerî zaferlerle gerçekleştirilen birliğin üzerinde monarşik-imparatorluk devletini; 1923 Türkiye’si ise bağımsızlık savaşının ardından millî egemenliği devletin hukukî ve siyasal temeli hâline getiren Cumhuriyeti temsil eder.

Bu karşılaştırma önemli bir ayrımı da ortaya koyar:

Bir devletin savaş sonucunda kurulması, o devletin zorunlu olarak militarist bir devlet felsefesine dayanması anlamına gelmez.

Tarihin ilerlemesine inanmayan filozof

Arthur Schopenhauer (1788–1860), bu idealist düşünce çizgisinin dışındadır.

Kant’tan derinden etkilenmiştir; fakat Fichte’ye ve özellikle Hegel’in tarih ve devlet anlayışına karşı son derece serttir. Hegel’e yönelik saldırıları zaman zaman felsefî eleştirinin sınırlarını aşar. [9] Hegel’e ihtiyar bunak, devletten nemalanan filozof olamaz diye saldır.

Schopenhauer için dünyanın özü akıl veya tarihsel ilerleme değil, kör istemedir. [10]

İnsan ister.

Sahip olmak ister.

İktidar ister.

İstek doyurulduğunda yeni bir istek ortaya çıkar.

Dolayısıyla tarihin zorunlu olarak daha akıllı, daha ahlaklı ve daha özgür bir dünyaya ilerlediği düşüncesi Schopenhauer’e yabancıdır. [10]

1848 Frankfurt olaylarındaki tavrı bu bakımdan son derece anlamlıdır.

Devrimci hareketler sırasında hükûmet kuvvetleri, çatışmaların yaşandığı bölgede Schopenhauer’ın bulunduğu binaya girerek mevzi aldılar. David E. Cartwright’ın aktardığı anlatıda Schopenhauer devrimcilere sempati duymaz; onları mevcut efendilerinin yerine kendilerine “yeni efendiler” arayan insanlar olarak görür. [9]

Bu değerlendirme, onun siyasal muhafazakârlığını gösterdiği kadar felsefesinin temel sorularından birini de özetler:

İktidarın sahibi değişebilir; fakat insanın istemesi değişmez.

Dolayısıyla, Schopenhauer’ı Alman militarizminin felsefî zincirine yerleştirmek mümkün değildir.

Onun düşüncesi daha ziyade; tarihsel ilerleme ve siyasal kurtuluş iddialarına yönelik karamsar bir itirazdır.

Zaferin ardından gelen şüphe

Friedrich Nietzsche (1844–1900), konuyu daha da ilginç hâle getirir.

Genç Nietzsche, 1870–1871 Fransa-Prusya Savaşı sırasında sıhhiye hizmetinde bulundu. Alman kültürüne ilişkin güçlü düşünceleri vardı.

Ancak askerî zafer ile kültürel büyüklüğün aynı şey olduğuna giderek daha fazla kuşkuyla yaklaştı.

Burada 1872’de Basel’de verdiği ve daha sonra Öğretim Kurumlarımızın Geleceği Üzerine adıyla yayımlanan konferanslar özellikle önemlidir. [11]

Nietzsche, mevcut Alman eğitimini eleştirirken, eğitimin devletin, mesleğin ve faydacılığın ihtiyaçlarına indirgenmesine karşı çıkar. Eğitim ile kültürün devletin ihtiyaç duyduğu insan tipini üretmenin aracına dönüşmesinden endişe eder. [11]

Nietzsche’nin gördüğü tehlikeyi şöyle özetleyebiliriz:

Devlet eğitimin amacı hâline geldiğinde, eğitim özgür insan yetiştirmekten çıkarak devletin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirmeye başlayabilir.

Burada Kant’ın Sapere aude! çağrısından önemli ölçüde uzaklaşılmıştır.

Kant kendi aklını kullan. diyordu.

Devlet güdümlü eğitimin mantığı ise Nietzsche’nin eleştirisinden hareketle şöyle formülleştirilebilir:

Devletin ihtiyaç duyduğu insan ol.

Nietzsche’nin itiraz ettiği  eğitim budur.

Ancak Nietzsche’yi bugünkü anlamıyla basitçe “antimilitarist” diye nitelemek de doğru değildir. Genç Nietzsche’de Alman millî yükselişine ilişkin olumlu unsurlar bulunurken, olgunluk döneminde Alman milliyetçiliğine, Reich’ın kültürel kendini beğenmişliğine ve devletin yüceltilmesine giderek daha sert bir mesafe koymuştur. [12]

Bu nedenle Nietzsche de Kant–Fichte–Hegel–Bismarck biçiminde kurulabilecek düz bir militarizm zincirine yerleştirilemez. Nietzsche; Deccal adlı eserinde Kant’a “Felaket örümceği” diye saldır.

Kant’tan Nietzsche’ye yol ayırımı

Beş filozofun düşünsel yönelimini yan yana koyduğumuzda tablo daha berrak hâle gelir:

Kant: Özerk birey, akıl ve evrensel hukuk.

Fichte: Millî eğitim ve Alman milletinin yeniden doğuşu.

Hegel: Tarih içerisinde gerçekleşen özgürlük ve etik devlet.

Schopenhauer: Tarihsel ilerlemeye güvensizlik ve kör isteme.

Nietzsche: Devletin kültür ve eğitim üzerindeki tahakkümüne karşı yüksek kültür ve bireyin kendisini aşması.

Burada düz bir çizgi yoktur.

“Kant → Fichte → Hegel → Bismarck → Alman militarizmi” şeklinde mekanik bir tarih şeması kurulamaz.

Böyle bir şema, felsefe tarihini ideolojik bir mahkemeye dönüştürür.

Fakat diğer uçta durarak felsefenin siyasal tarihle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söylemek de doğru değildir.

Fikirler doğrudan top ateşlemez. Fakat devletler, ordular ve siyasal hareketler kendilerini meşrulaştırmak için fikirlere ihtiyaç duyar. O zaman felsefe devreye girer.

“Millet”, “tarihsel görev”, “devlet”, “fedakârlık”, “disiplin” ve “ortak kader” gibi kavramlar kendi felsefî bağlamlarından çıkarıldıklarında askerî ve siyasal bir ideolojinin parçaları hâline gelebilirler.

Alman Militarizmini felsefe mi yarattı?

Alman militarizmini yalnız Alman idealizmiyle açıklamak, tarihsel olarak mümkün görünmüyor.

Prusya’nın askerî geleneği, Kant’tan da Fichte’den de eskidir. Orta çağlardan itibaren Prusya’yı, daha sonra Almanya’yı yöneten Hohenzol bir hanedandır. Bu hanedan, 1871 tarihinde Almanya ile birleşti. Dolaysıyla, yeni devletin güçlü bir devlet geleneği oldu.  Merkezî bürokrasi, güçlü ordu, zorunlu askerlik, Avrupa güç dengesi, sanayileşme, milliyetçilik ve daha sonra emperyal rekabet Alman militarizmini oluşturdu. [2]

Fakat ikinci bir soru sormalıyız:

Militarizm kendi dünya görüşünü kurarken, Alman idealizminin bazı kavramlarından yararlandı mı?

Burada cevap daha kesin biçimde evettir.

Fichte’nin millî eğitim düşüncesi, devletçi eğitime dönüştürülmüştür. [5]

Hegel’in etik devlet ve dünya tarihi düşüncesi bağlamından koparıldığında devletin tarihsel misyonunu kutsallaştıran bir dile çevirmiştir. [6][7]

Ama aynı düşünce geleneğinin içinden Kant’ın ebedî barışı, Schopenhauer’ın tarihsel iyimserliğe itirazı ve Nietzsche’nin devlet güdümlü eğitime yönelik eleştirisi de çıkmıştır. [3][9][11]

Demek ki Alman felsefesi tek sesli değildir.

Kendi tezinin antitezini de kendi içinde üretmiştir.

Filozoflar topu ateşlemedi

1914’te Avrupa savaşa girdiğinde Alman ordusunun arkasında yalnız Fichte’nin söylevleri veya Hegel’in devlet felsefesi yoktu.

Prusya askerî geleneği, sanayileşme, emperyal rekabet, milliyetçilik, silahlanma yarışı, ittifak sistemleri ve büyük devletlerin çıkar çatışmaları vardı. [2]

Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu Kant’tan başlayarak Alman idealizmine yüklemek, felsefeyi tarihin günah keçisi yapmak olursa da, idealist felsefe için Alman militarizmini motive etmiştir kanaatindeyim.

Felsefenin siyasal sonuçlardan bütünüyle bağımsız olduğunu düşünmüyorum.

Çünkü kavramların da bir tarihi vardır.

Fichte’nin yenilmiş bir milleti ayağa kaldırmak için kullandığı millî eğitim düşüncesi, başka bir çağda saldırgan milliyetçiliğin hizmetine her an sokulabilir.

Hegel’in özgürlüğün kurumsallaşması olarak düşündüğü devlet, başka ellerde kutsallaştırılmış devlet gücüne çevrilebilir. Hitler, Stalin, Mao, Franco, Musolini ve benzerlerinde bu uygulamayı gördük.

Buna karşılık Kant’ın özerk bireyi, aynı devlete sınır koyabilir.

Schopenhauer, devrim ve zafer sarhoşluğunun altında değişmeyen insan ihtirasını gösterebilir.

Nietzsche ise; askerî zafer kazanan bir milletin kültürel bakımdan da büyük olduğu vehmine karşı çıkabilir.

O hâlde;,

“Alman idealizmi Alman militarizmini doğurdu”

hükmünü kuralım mı?

Şöyle diyelim;

Alman militarizmini Alman idealizmi yaratmadı. Fakat Alman milliyetçiliği ve Prusya devlet geleneği, idealizmin millet, devlet, eğitim ve tarihsel görev kavramlarını kendi siyasal diline kattı. Buna karşı aynı felsefî gelenek, Kant’tan Nietzsche’ye kadar devletin ve askerî gücün mutlaklaştırılmasına karşı kullanılabilecek güçlü itirazları da üretti.

Alman düşünce tarihinin trajedisi belki de burada yatmaktadır:

Aklın özgürleşmesi için başlayan felsefî yürüyüşün bazı kavramları, daha sonra devletin güçlenmesinin hizmetine sokuldu.

Fakat aynı düşünce geleneği, bunun panzehrini de üretti.

Kant’ın aklı, Schopenhauer’in kuşkusu ve Nietzsche’nin kültür eleştirisi ; bize aynı şeyi farklı yollardan hatırlatma fırsatı da sundu.

Düşünce, bize yalnız devleti nasıl kuracağımızı değil, devlet karşısında aklımızı nasıl koruyacağımızı da öğretmelidir. Alman felsefesi bunu başardı. Türklüğün ufkuna felsefe uğramadı.

KAYNAKÇA

[1] Copleston, Frederick, Felsefe Tarihi: Alman İdealizmi, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi.

[2] Armaoğlu, Fahir, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789–1914), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1997.

[3] Kant, Immanuel, Ebedî Barış Üzerine Felsefî Deneme, çev. Yavuz Abadan – Seha L. Meray, Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1960.

[4] Kant, Immanuel, “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt”, Kant’ın tarih ve siyaset felsefesine ilişkin seçme yazıları .

[5] Candan, İsmail, “Fichte’nin ‘Alman Ulusuna Söylevleri’nin Nazi Adalet Anlayışındaki Yeri”, Akademik Bakış Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler Dergisi,

[6] Hegel, G. W. F., Hukuk Felsefesinin Prensipleri, çev. Cenap Karakaya, İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2015.

[7] Hegel, G. W. F., Tarih Felsefesi, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi, 2006.

[8] Türkiye Büyük Millet Meclisi, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, Kanun No. 85, 20 Ocak 1921; ayrıca 1 Kasım 1922 tarihli saltanatın kaldırılması ve 29 Ekim 1923 tarihli Cumhuriyet’in ilanına ilişkin TBMM mevzuatı.

[9] Cartwright, David E., Schopenhauer, çev. Sibel Erduman, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2023.

[10] Schopenhauer, Arthur, İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya, çev. A. Onur Aktaş, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2023.

[11] Nietzsche, Friedrich, Öğretim Kurumlarımızın Geleceği Üzerine, çev. Gürsel Aytaç, İstanbul: Say Yayınları, 2003.

[12] Nietzsche, Friedrich, Putların Alacakaranlığı, çev. Mustafa Tüzel, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Previous Post

Alman idealizminden Alman militarizmine (1)

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

imunify-bot-check