No Result
View All Result

Arap’ın kılıcı: Türk’ün İslamlaşma süreci

Muharrem Yellice by Muharrem Yellice
7 Haziran 2026
in GÜNLÜK
0
Arap’ın kılıcı: Türk’ün İslamlaşma süreci

Tarih, yalnızca olayların ardı ardına sıralandığı soğuk bir kayıt defteri değildir. Bazen bir soyun yükselişi, bir inancın siyasî iktidara dönüşmesi, bir coğrafyanın kanla yoğrulması ve yüzyıllar sonra aynı adların kutsallıkla anılması, tarihin en keskin ironisini doğurur.

İslâm tarihinin erken döneminde Hz. Muhammed’in amcası Abbas, yalnızca aile bağı bakımından değil, sonraki yüzyıllarda büyük bir siyasî hanedanın meşruiyet kaynağı hâline gelmesi bakımından da önemlidir. Abbas’ın soyundan geldiğini ileri süren Abbâsîler, Emevî iktidarına karşı “Ehl-i Beyt’e yakınlık”, adalet ve mazlumların hakkını savunma iddiasıyla tarih sahnesine çıktılar. Fakat iktidara ulaştıklarında, özellikle Horasan, Mâverâünnehir ve Türkistan coğrafyasında uygulanan sert siyasî ve askerî politikalar, bu iddianın tarih önünde büyük bir çelişkiye dönüştüğünü gösterdi [2], [3].

Abbâsî hareketinin başarıya ulaşmasında Horasan’ın, Mâverâünnehir’in ve Türkistan çevresinin büyük payı vardı. Emevî iktidarına karşı biriken hoşnutsuzluk, Arap olmayan Müslümanların yani mevalinin maruz kaldığı ayrımcılık ve bölgedeki siyasî huzursuzluk, Abbâsî davasının geniş destek bulmasına yol açtı. Ancak iktidar değişmiş, fakat imparatorluk mantığı bütünüyle değişmemişti. Arap merkezli fetih, vergi ve tahakküm düzeni, yeni hanedanın elinde başka bir biçimde devam etti [4], [5].

Türkistan’ın İslâm ordularıyla karşılaşması, basit bir “gönüllü din değiştirme” anlatısıyla açıklanamayacak kadar karmaşık ve kanlıdır. Özellikle Emevî komutanı Kuteybe b. Müslim’in Mâverâünnehir seferleri, Buhara, Semerkant, Harezm ve Fergana çevresinde yürütülen askerî harekâtlar, bölge halkının hafızasında derin yaralar açmıştır. Kuteybe’nin seferleri sırasında şehirlerin kuşatılması, ağır vergiler, rehin alma uygulamaları, yerel aristokrasinin tasfiyesi ve direnen halklara karşı sert cezalandırmalar, İslâmlaşma sürecinin yalnızca tebliğ yoluyla değil; aynı zamanda kılıç, ganimet ve siyasî baskı yoluyla da ilerlediğini gösterir [2], [3], [4].

Türkistan’da büyük acılara sebep olan  Kuteybe bin Müslim’in Fegana vadisinde türbesi vardır. Vadinin koruyucu ruhu olarak bölge insanlarınca kabul ediliyor. Garip bir milletiz. Semerkant’ta Arap fetihlerine direnen Türkistan halklarının acısı zamanla silikleştirilirken, Abbas’ın oğlu Kusem b. Abbas’ın “Şâh-ı Zinde” adıyla  Semerkant’ta kutsanması, Türkistan tarihindeki en derin hafıza kırılmalarından biridir. Kusem b. Abbas, Halife Osman ordularıyla Senmerkat’ın işgaline katılmış, işgal sırasında öldürülmüştür. Şâh-ı Zinde’deki türbeyi Timur yaptırmıştır. 1991 yılındaki ziyaretimde, türbe etrafını ellerinde hasta çocuklarına şifa dileyen Özbek analar türbenin etrafını doldurmuştu. 2017 yılındaki ziyaretimde gurubumuzda bulunan bir tarih profesörünün türbede el açıp dua ettiğini gördüm.

Kılıçla gelen fetih hafızası zamanla kutsal ziyaret hafızasına dönüştürülmüş, Türk kimliği Arap kimliği içinde yok olmuştur. Millî kin ve acı unutulmuş acılarımız kutsanır olmuştur.

Bu konu, Türkistan’ın inanç, mitoloji, kültür ve tarihî direniş çizgisi bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Mitolojiden Felsefeye adlı eserimde, Türkistan coğrafyasındaki eski inanç katmanlarını, mitolojik hafızayı ve İslâmlaşma sürecinde yaşanan kırılmaları tarihî ve kültürel bir bağlam içinde ele aldım. Bu bakımdan Türkistan’ın İslâmlaşması, yalnızca bir din değiştirme hadisesi değil; eski Türk inanç dünyasının, yerel kültürlerin ve siyasî bağımsızlık arayışlarının Arap fetih siyasetiyle karşılaşmasıdır [1].

Bu noktada tarihî ironi daha da keskinleşir. Türkistan’da kan döken, şehirleri zorla itaat altına alan, yerli halkın direnişini kıran Kuteybe b. Müslim gibi komutanlar, daha sonraki yüzyıllarda bazı çevrelerde “İslâm kahramanı” olarak kutsanmıştır. Oysa Türkistan’ın yerli hafızası açısından bu figürler, yalnızca bir din yayıcısı değil; aynı zamanda istilacı bir askerî gücün temsilcileridir. Bugün Fergana Vadisi’nde, Semerkant’ta veya Mâverâünnehir’in başka merkezlerinde bu kişilerin türbe, ziyaretgâh ya da kutsal şahsiyet olarak anılması, tarihî hafızanın nasıl dönüştürüldüğünü göstermesi bakımından ayrıca düşündürücüdür [1], [4].

Türkistan halkları bu istilalara sessizce boyun eğmemiştir. Yerel beyler, Türk kağanları ve bölgenin savaşçı unsurları defalarca direnmiş, Arap ordularına karşı büyük mücadeleler vermiştir. Bu direnişlerin en sembolik isimlerinden biri Sulu Han’dır. Türgiş Kağanı Sulu Han, VIII. yüzyılda Arap ilerleyişine karşı Türkistan’ın en güçlü savunma hatlarından birini kurmuştur. Onun mücadelesi, yalnızca bir hükümdarın askerî direnişi değil; Türkistan’ın kendi kimliğini, inanç dünyasını, şehirlerini ve bağımsızlığını koruma çabasıdır [1], [7], [8].

Sulu Han’ın Arap ordularına karşı verdiği mücadele, Türk tarihinin yeterince öne çıkarılmamış sayfalarından biridir. Emevî ve ardından Abbâsî genişleme siyasetinin Türkistan’da kalıcı hâle gelmesini geciktiren, yerli direnişi örgütleyen ve Mâverâünnehir’de Arap hâkimiyetini zorlayan bu mücadele, tarihî hafızamızda hak ettiği yeri bulmalıdır. Çünkü Türkistan’ın İslâmlaşması, yalnızca Arap ordularının başarısıyla değil; aynı zamanda bu ordulara karşı verilen uzun, kanlı ve yıpratıcı direnişlerle birlikte anlaşılabilir [1], [4], [8].

Abbâsîler, iktidara geldiklerinde Emevîlerin zulmüne son verme iddiasındaydılar. Ne var ki iktidarın merkezine yerleşen her hanedan gibi onlar da kısa sürede kendi devlet aklını, kendi vergi düzenini ve kendi askerî şiddetini üretti. Türkistan, bu şiddetin hem hedefi hem de ilerleyen yüzyıllarda askerî kaynağı hâline geldi. Önce kılıçla sindirilen Türk toplulukları, daha sonra Abbâsî ordularında asker olarak kullanılmaya başlandı. Böylece tarih acı bir dönüşüm yaşadı: Dün fethedilen, ezilen ve direnişi kırılan Türk unsurları, bir süre sonra Abbâsî iktidarının askerî dayanaklarından biri hâline getirildi [5], [6].

Bu süreçte din ile iktidar arasındaki ilişkiyi soğukkanlı biçimde okumak gerekir. İslâm’ın inanç olarak taşıdığı ahlâkî ilkeler ile Arap fetih siyaseti aynı şey değildir. Bir inanç sistemi ile o inancı devlet ideolojisine dönüştüren hanedanların uygulamaları birbirinden ayrılmalıdır. Türkistan’da yaşanan acıların üzeri “din yayıldı” cümlesiyle örtülemez. Çünkü tarihî gerçeklik, fetih, ganimet, vergi, köleleştirme, yerel direniş ve kültürel dönüşüm gibi birçok unsurun birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılar [1], [4], [5].

Semerkant bu bakımdan sembolik bir şehirdir. Medeniyetlerin kavşak noktası olan Semerkant, İslâm öncesinde de büyük bir kültür, ticaret ve şehirleşme merkezidir. Bu şehir yalnızca fethedilmiş bir yer değil; aynı zamanda hafızası dönüştürülmüş bir uygarlık merkezidir. Semerkant’ta yaşananlar, Türkistan’ın genel kaderini yansıtır. Yerel inançlar, Budist, Maniheist, Zerdüştî ve eski Türk inanç unsurları zamanla geri çekilmiş; yeni dinî ve siyasî düzen bölgenin üstüne yerleşmiştir. Ancak bu dönüşüm, çoğu zaman anlatıldığı gibi huzurlu ve kendiliğinden değil; çatışmalı, sancılı ve kanlıdır [1], [3], [4].

Fergana Vadisi de aynı tarihî gerilimin merkezlerinden biridir. Arap kaynaklarında Fergana, direnişin, yerel güçlerin ve Türk unsurlarının etkin olduğu bir bölge olarak geçer. Buna rağmen sonraki halk hafızasında bazı Arap komutanlarının kutsanması, tarihî bilincin nasıl yeniden kurgulandığını gösterir. Bir zamanlar Türkistan’a kılıçla gelenlerin, daha sonra evliya veya kutsal kişi gibi algılanması, yalnızca dinî bir mesele değil; aynı zamanda tarih yazımının ve hafıza siyasetinin sonucudur [2], [3], [4].

Burada asıl sorgulanması gereken, tarihî olayların kutsallık perdesiyle dokunulmaz hâle getirilmesidir. Bir komutan Müslüman olabilir; fakat bu, onun yürüttüğü savaşların, yaptığı katliamların, aldığı ganimetlerin, yıktığı şehirlerin sorgulanamayacağı anlamına gelmez. Kuteybe b. Müslim’i ya da benzeri figürleri değerlendirirken, onları yalnızca “İslâm kahramanı” olarak görmek, Türkistan halklarının yaşadığı acıları yok saymak olur. Aynı şekilde Abbâsîleri yalnızca Ehl-i Beyt’e yakınlık iddiasıyla okumak, onların imparatorluk politikalarını ve Türkistan’daki sert uygulamalarını görmezden gelmek demektir [1], [4], [5].

Tarih, tarafsız okunmadığında ideolojiye dönüşür. İdeolojiye dönüşen tarih ise mazlumun sesini susturur. Türkistan’ın İslâmlaşma süreci üzerine konuşurken, yalnızca Arap fetih kroniklerinin diline teslim olmak doğru değildir. Bu coğrafyanın kendi acısını, kendi direnişini, kendi kaybını ve kendi dönüşümünü de hesaba katmak gerekir. Sulu Han’ın, yerel beylerin, şehir halklarının ve Türkistan’ın direnen unsurlarının tarih sahnesindeki yeri yeniden görünür kılınmalıdır [1], [7], [8].

Abbâs’ın soyundan geldiğini söyleyen Abbâsîlerin iktidar hikâyesi, başlangıçta mazlumiyet iddiası taşır. Fakat Türkistan söz konusu olduğunda bu hikâye, mazlumiyetin iktidara dönüşünce nasıl yeni bir tahakküm düzeni üretebildiğini gösterir. İşte tarihî ironi buradadır: Bir yanda Peygamber ailesine yakınlık üzerinden meşruiyet kuran bir hanedan; diğer yanda Türkistan’da kanla, kılıçla, vergiyle ve zorla kurulan bir imparatorluk düzeni [2], [5].

Bu nedenle Türk tarihçiliği, Türkistan’ın İslâmlaşmasını romantik ezberlerden çıkarıp tarihî gerçeklerin zeminine oturtmalıdır. İslâm’ın Türkler arasında sonraki yüzyıllarda derin bir kültür ve medeniyet dili hâline gelmiş olması, ilk fetih dönemlerinin şiddetini yok saymayı gerektirmez. Aksine, gerçek tarih bilinci hem inancı hem de iktidarı ayrı ayrı değerlendirebilen bir olgunluk ister [1], [6].

Türkler, İslâm’ı zaman içinde kendi ruh dünyalarıyla, tasavvufla, töreyle, halk irfanıyla ve eski inanç katmanlarıyla yoğurarak benimsemiştir. Fakat bu benimseme süreci, başlangıçtaki Arap askerî yayılmacılığıyla karıştırılmamalıdır. Türkistan’ın kılıçla açılan yarası ile Türklerin daha sonra kurduğu İslâmî medeniyet arasında tarihî bir mesafe vardır. Bu mesafeyi görmek, ne dine düşmanlıktır ne de tarihe ihanet. Tam tersine, hakikate saygıdır [1], [6].

Bugün yapılması gereken, Kuteybe gibi figürleri kutsal dokunulmazlık alanından çıkarıp tarihî bağlam içinde değerlendirmektir. Semerkant’ın, Buhara’nın, Fergana’nın, Türkistan bozkırlarının yaşadığı acıları hatırlamak; Sulu Han gibi direniş önderlerini tarihî hafızaya yeniden yerleştirmek gerekir. Çünkü bir millet, yalnızca kendisine anlatılan zaferleri değil, kendisine unutturulan acıları da hatırladığı zaman gerçek tarih bilincine ulaşır [1], [4], [8].

Abbâsî iktidarı, İslâm tarihinin büyük hanedanlarından biri olmakla birlikte, Türkistan açısından yalnızca medeniyet taşıyıcısı olarak görülemez. Bu hanedanın yükselişi, Emevî karşıtı bir adalet söylemiyle başlamış; fakat imparatorluk düzeni içinde yeni baskı biçimleri üretmiştir. Kuteybe b. Müslim’in kanlı seferleri, Semerkant ve Fergana’daki direnişler, Sulu Han’ın mücadelesi ve sonradan kutsanan istilacı figürler, tarihî ironinin en açık örnekleridir [1], [2], [4].

Tarih, kutsal soy anlatılarının gölgesinde değil; halkların çektiği acıların, direnişlerin ve hakikat arayışının ışığında okunmalıdır. Abbas’tan Abbâsîlere uzanan çizgi, bize yalnızca bir hanedanın yükselişini değil; iktidarın dini nasıl kullandığını, mazlumiyet söyleminin nasıl yeni bir tahakküme dönüşebildiğini ve Türkistan’ın kanlı hafızasının nasıl örtüldüğünü gösterir.

Bu yüzden Türkistan tarihini yeniden okumak, yalnız geçmişi anlamak değil; bugün bize öğretilen tarih kalıplarını da sorgulamaktır. Çünkü tarih, ancak sorgulandığında milletin hafızası olur; sorgulanmadığında ise başkalarının yazdığı bir kader hâline gelir.

Kaynakça

[1] Muharrem Yellice, Mitolojiden Felsefeye, ilgili bölümler: Türkistan, eski Türk inançları, Sulu Han, Arap fetihleri ve İslâmlaşma süreci.

[2] Taberî, Târîhu’r-Rusûl ve’l-Mülûk, Horasan, Mâverâünnehir ve Kuteybe b. Müslim seferleriyle ilgili bölümler.

[3] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, Kuteybe b. Müslim, Buhara, Semerkant, Harezm ve Fergana seferleriyle ilgili bölümler.

[4] V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, çev. Hakkı Dursun Yıldız, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

[5] Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, Türkistan, Horasan ve İslâm fetihleriyle ilgili bölümler.

[6] Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, Türklerin İslâmiyet’le ilk temasları, Emevî ve Abbâsî dönemleriyle ilgili bölümler.

[7] Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Türklerin Abbâsî ordularındaki yeri ve erken İslâmî dönem Türk tarihiyle ilgili bölümler.

[8] Ahmet Taşağıl, Kök Tengri’nin Çocukları, Türgişler, Sulu Han ve Türkistan’daki Arap ilerleyişine karşı direnişle ilgili bölümler.

Previous Post

Türkiye’nin NATO’ya girişi ve başlayan yeni dönem

Next Post

Demirel, ağır sanayi ve Türkiye’nin kalkınma mücadelesi

Next Post
Demirel, ağır sanayi ve Türkiye’nin kalkınma mücadelesi

Demirel, ağır sanayi ve Türkiye'nin kalkınma mücadelesi

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.