Azerbaycan’da başörtüsü konusunda alınan kararlar üzerinden yürütülen tartışmalar, Türk dünyasının geleceği bakımından üzerinde dikkatle durulması gereken bir meseledir. Kazakistan ve Kırgızistan gibi Türk devletlerinde de dinî kıyafetler ve kamusal alan konusunda çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Bu ülkelerin kendi toplumsal ve siyasi tercihleri çerçevesinde şekillenen uygulamaları elbette tartışılabilir, eleştirilebilir.
Ancak burada asıl mesele yalnızca başörtüsü değildir. Asıl mesele, bağımsız Türk devletlerinin birbirleriyle nasıl bir ilişki kuracağı ve aralarındaki kardeşlik hukukunu nasıl koruyacağıdır.
Türkiye, Türk dünyasının önemli devletlerinden biridir. Tarihî birikimi, siyasi gücü ve bölgesel konumuyla elbette söz sahibidir. Fakat bu özellikler Türkiye’ye diğer Türk devletlerinin üzerinde bir konumda bulunma, onlara emir verme veya kendi doğrularını dayatma hakkı vermez. Kardeşlik, büyüklük taslamakla değil, karşılıklı saygıyla yaşatılır.
Bir Türk devletinin aldığı kararı yanlış bulabiliriz. Başörtüsü konusunda getirilen sınırlamaları inanç özgürlüğü ve insan hakları bakımından eleştirebiliriz. Nitekim temel hakların korunması, bütün devletlerin sorumluluğudur.
Ancak eleştirinin dili ve yöntemi de en az eleştirinin kendisi kadar önemlidir.
Bağımsız bir devlete tepeden bakarak konuşmak, emir verir gibi açıklamalar yapmak, kamuoyu önünde küçük düşürücü bir üslup kullanmak; savunduğumuz değerleri güçlendirmek yerine kardeşlerimiz arasındaki güveni zedeleyebilir.
Türkiye’nin yapması gereken, diğer Türk devletlerine büyük ağabeylik taslamak değil, ihtiyaç duyulduğunda görüşlerini kardeşçe paylaşmak, karşılıklı diyalog kurmak ve ortak değerler etrafında buluşmaya çalışmaktır.
Türkiye’nin gücü, kardeşlerine hükmetmesinde değil, onlarla birlikte yürümesindedir!
Türk dünyası, yalnızca aynı kökten gelen halkların oluşturduğu bir topluluk değildir. Aynı zamanda ortak tarihimizin, kültürel bağlarımızın ve geleceğe ilişkin beklentilerimizin meydana getirdiği büyük bir birlik idealidir.
Bu idealin temelinde karşılıklı güven bulunmalıdır.
Sovyetler Birliği döneminde Türk topluluklarının birbirinden uzaklaşmasına, ortak tarih ve kültür bağlarının zayıflamasına yol açan politikaların izleri hâlâ bütünüyle silinmiş değildir. Uzun yıllar birbirinden ayrı kalan Türk halkları, bugün yeniden yakınlaşmaya ve ortak geleceklerini güçlendirmeye çalışmaktadır.
Böyle bir dönemde, başörtüsü gibi hassas bir mesele üzerinden birbirimizi suçlamak, aşağılamak ve karşı karşıya getirmek ne kazandıracaktır? Birbirimizin eksiklerini büyütüp aramızdaki farklılıkları siyasi çatışma konusu hâline getirirsek, Türk dünyasının birlik idealine hizmet etmiş olmayız. Üstelik kardeşlik, her konuda aynı düşünmek demek değildir. Kardeşlik, farklı düşüncelere rağmen ortak bağları koruyabilmek, anlaşmazlıkları konuşarak çözebilmek ve birbirinin bağımsızlığına saygı gösterebilmektir.
Peki Türkiye kendi sorunlarını çözdü mü?
Türkiye’de inanç özgürlüğü konusunda geçmişe kıyasla önemli mesafeler alınmıştır. Ancak hukuk devleti, adaletin tarafsızlığı ve insan hakları gibi alanlarda tartışmaların sona erdiğini söyleyebilir miyiz? Kendi ülkemizde hâlâ çözülmesi gereken sorunlar varken başka ülkelere kusursuzluk dersi vermek, hangi tutarlılık anlayışıyla bağdaşır?
Bu soru, Türkiye’nin başörtüsü konusundaki eleştirilerden vazgeçmesi gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, eleştirinin evrensel hukuk ilkelerine dayanması, aynı ölçünün herkese uygulanması ve siyasi üstünlük iddiasına dönüştürülmemesi gerektiğini gösterir.
Yanlış gördüğümüz uygulamaları söyleyelim. İnsan haklarını ve inanç özgürlüğünü savunalım. Fakat bunu yaparken ne kendi eksiklerimizi unutalım ne de kardeş devletlerin egemenlik haklarını göz ardı edelim.
Çünkü haklı bir eleştiri bile küçümseyici bir üslupla dile getirildiğinde, haklılığının önüne geçebilecek bir kırgınlık doğurabilir.
Türk dünyasının geleceği, kardeşlik hukukuna bağlıdır!
Bugün Türk dünyasının ihtiyacı, birbirine ayar veren devletler değil; birbirine güvenen, ortak çıkarlarını koruyan ve sorunlarını karşılıklı saygıyla çözebilen bağımsız devletlerdir.
Türkiye’nin öncülüğü de ancak bu anlayışla anlam kazanabilir. Gerçek öncülük, diğer devletlere ne yapacaklarını buyurmak değil; ortak hedefler belirlemek, dayanışmayı güçlendirmek ve herkesin kendisini eşit derecede değerli hissettiği bir birlik oluşturmaktır.
Unutmayalım ki devletler arasındaki kırgınlıklar yalnızca yöneticileri etkilemez. Zamanla toplumlara, aydınlara, gençlere ve gelecek kuşaklara da yansır. Bugün kullanılan bir küçümseme sözü, yarın kardeş halklar arasında gereksiz bir güvensizliğin sebebi olabilir.
Başörtüsü meselesi tartışılabilir. Alınan kararlar eleştirilebilir. Fakat hiçbir tartışma, Türk dünyasının ortak geleceğinden daha önemli hâle getirilmemelidir. Bizim ihtiyacımız, farklılıklarımızı inkâr eden bir birlik değil; farklılıklarımızı karşılıklı saygıyla yönetebilen güçlü bir kardeşliktir. Çünkü Türk dünyasının sürekliliği, yalnızca ortak dil ve tarihe değil, birbirine duyduğu güvene de bağlıdır.
Son sözümüz şudur:
Türkiye, Türk dünyasının kardeşlerinden biridir; onların üstünde bir devlet değil, onlarla aynı tarihî ve kültürel geleceği paylaşan bağımsız bir devlettir. Kardeşlerimize parmak sallayarak değil, el uzatarak yaklaşalım. Emir vererek değil, konuşarak anlaşalım. Üstünlük taslayarak değil, karşılıklı saygıyla güçlenelim.
Başörtüsü tartışmaları gelip geçebilir; fakat bu tartışmalar uğruna zedelenen kardeşlik bağlarını onarmak çok daha zor olabilir. Türk dünyasının birliği, birbirimize hükmetmekle değil, birbirimizin hukukuna saygı göstermekle; kardeşliğimiz ise aynı düşünmekle değil, farklılıklarımıza rağmen birlikte yürümekle yaşayacaktır!
