Nabucco’dan Basra’ya: Türkiye’nin kesik enerji damarları ve bölgesel dengeler
Önceki hafta Cuma günü İstanbul Kırım Derneği’nde yaptığım konuşma, Amerika’nın Beş Deniz Stratejisi kitabının tanıtımı çerçevesinde gerçekleşti. Konuşmanın ana eksenini ise “Türkiye’nin kesik damarları” olarak tanımladığım, Nabucco Boru Hattı’nın kesilmesini anlatan bölüm oluşturuyordu. Konuşmamda, Türkiye’nin coğrafi ve doğal uzantısı olan ana hattın; Suudi Arabistan ile Basra Körfezi’nin güneyinden başlayıp Türkiye’ye doğru uzanan bir boru hattı projesi olduğunu vurguladım. Ancak bu stratejik proje, geçmişte Kürt Koridoru ve Şii Hilali projeleriyle tamamen tasfiye edilmişti. Oysa Türkiye, o dönemde Kürt koridorunun oluşumunu engelleyebilecek konumdaydı.
Birinci Körfez Savaşı sırasında Türkiye’nin Mezopotamya’ya girerek Süleymaniye’ye kadar inmesi gerekirken; bu hamle ne yazık ki “ulusalcılık” ve “Atatürkçülük” görüntüsü altında engellendi. Bu engellemenin arkasındaki gerçek hikâye ise ABD ve yerli işbirlikçilerinin bir “Kürdistan projesi” inşa etme ve Türkiye’yi bu coğrafyadan uzak tutma stratejisine dönüşmesiydi. Belki bu kararları alanlar o an bilerek hareket etmedi ancak ortaya çıkan netice tam olarak buraya hizmet etti.
Nitekim süreç bir Kürdistan noktasına dayandı. Daha sonra Suriye’deki Şii Hilali ve öncesindeki Kürt Koridoru tehlikesine karşı, Türkiye’de ulusalcı bir duruşla Suriye sınırından güneye doğru girilmesini ve Türkiye karşıtı bu yapılanmaların engellenmesini savunan bir strateji ortaya koymuştuk. Günümüzde meselenin geldiği nokta ise Suudi Arabistan’daki Husi saldırılarına karşı askerî bir operasyon yapılıp yapılmaması tartışmasıdır.
Bu durum, yüzeysel olarak bakıldığı gibi sadece Husi saldırılarına karşı yürütülen bir askerî operasyon meselesi değildir. Asıl mesele; Suudi Arabistan, Katar, Kerkük ve Kuveyt’ten Türkiye’ye uzanan hattı güvenceye alarak Türkiye’nin doğal boru hattı güvenliğini sağlamaktır. Geçmişte Azerbaycan’dan Ceyhan’a boru hattı döşenmeye başlandığında, PKK coğrafi ve askerî zorluklara rağmen “Serhat Serhildanları” adı altında bütün eylemlerini boru hattının geçtiği güzergâha yöneltmişti.
Bölgede PKK’nın yenilgiye uğratılmasıyla boru hattı güvenliği sağlandı. Benzer şekilde, zamanında Kerkük’te yapılmayan askerî müdahale, sonradan verilen çok sayıda şehidin ardından sıcak takip gerekçesiyle yeniden gündeme gelmek zorunda kaldı. Katar ve Suudi Arabistan’dan gelmesi planlanan boru hattı, o dönem Hürmüz Boğazı açık olduğu ve dünyadaki gaz ile petrol sevkiyatı oradan sorunsuzca yapılabildiği için ilk etapta çok cazip görünmemiş olabilir.
Ancak günümüzde Hürmüz Boğazı’nın devreden çıkması dengeleri değiştirdi. Önceki makalemizde belirttiğimiz üzere, bu hat her ne kadar başlangıçta Amerikancı bir proje olsa da ABD’nin bölgeden çekilme süreciyle birlikte tablo değişmiştir. ABD bölgeyi terk ederken Türkiye’nin tezlerini birer birer kabul etmek zorunda kalmıştır. Nitekim Türkiye’deki Kürtlerin ülkeye entegre olması, Suriye’de oluşturulan yapının Suriye ordusu ile devletine entegrasyonu ve son olarak Barzani’nin Irak’a entegre olma noktasına gelmesi, Türkiye’nin bölgedeki askerî ve siyasi faaliyetlerinin bir sonucudur. Ancak bu askerî yük taşınırken, işin esas ekonomik boyutunun Basra Körfezi’nden gelecek boru hatlarının güvenliği olduğu asla unutulmamalıdır.
Muhalefet ve bazı kesimler bu duruma “Türk askerinin kanı heba ediliyor” söylemiyle karşı çıktı. Zamanında Azerbaycan’a bile Türk askerinin gönderilmesine karşı çıkan bu anlayış, tezlerini Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine dayandırmaya çalıştı. Oysa Atatürk’ün Misak-ı Millî hedefi Musul, Kerkük ve Halep’i kapsadığı hâlde; Esadcı, Çinci ve PKK’cı unsurlar bunu sözde Atatürkçülük kılıfıyla sunarak Atatürk’ün gerçek dış politikasını reddeden bir tutum sergilediler.
Tarihsel arka plan: Zeydiler, Şiilik ve Basra Körfezi’nin paylaşımı
Günümüzde ise mesele bir “Şii-Sünni çatışması” şeklinde sunulmakta ve bu bağlamda Zeydiler gündeme getirilmektedir. Meseleyi Şii-Sünni çatışması olarak görenler aslında Zeydilerin ne olduğunu bilmemektedir. Tarihe baktığımızda, Muaviye’nin ölümünden sonra yapılan anlaşma uyarınca halifeliğe Hazreti Hasan geçecekti; ancak Hazreti Hasan zehirlenerek oyun dışı bırakıldı.
Ardından Yezid iktidara gelince Hazreti Hüseyin bir hak davası açtı ve biat toplayarak halifeliği almak üzere yürüdüğünde katledildi. Arap unsurlarının mücadele edecek gücünün kalmadığı bu dönemde bayrağı Muhtar es-Sekafî devraldı. Hazreti Ali’nin -kimine göre İranlı, kimine göre Türk olan- Hanefiyye kabilesinden bir kadınla evliliğinden doğan oğlu Muhammed bin Hanefiyye adına dava açıldı.
Bu hareketin askerî gücünü oluşturan Muhtar es-Sekafî, Hazreti Hüseyin’in intikamını almak üzere Yezid ve Muaviye soyunu deviren ayaklanmayı başlattı ve Mervani hanedanının sonunu hazırladı. Mervaniler döneminde ise yine bu yönetime karşı dava gütme amacıyla Zeyd ayaklanması patlak verdi.
Zeyd’in iki oğlu vardı; onların öldürülüp cesetlerinin günlerce ağaçta teşhir edilmesinden sonra Zeydiler, Deylem’e ve Orta Asya’ya kaçtılar. Orta Asya’da kurulan Deylemiler işte bu Zeydilerdir. Aynı şekilde Samaniler döneminde Orta Asya’da kurulan Zeydi Devleti ve Zeydi düşüncesi, Türklerin İslam’la ilk karşılaştığı odaklardan biridir. Daha sonra Hüseyin soyunun tükenmesiyle birlikte Hasanilerden gelen yeni bir ayaklanma başladı. Abbasiler dönemindeki Hasani ayaklanması bastırılınca bu gruplar Yemen’e kaçtı ve orada iktidar oldular.
Dolayısıyla aslında Sünniliğe en yakın grup Zeydiler olmasına rağmen, tarih boyunca en çok düşmanlık görülen odaklardan biri hâline geldiler. İran’daki resmî devlet Şiiliği ise On İki İmamcı gelenekten gelmektedir. On İki İmamcı kol, İsmaililer veya Zeydiler gibi radikal ayaklanma hatları sürdürmemiş, daha pasif bir tutum takınmıştır. Ancak zamanla İran Şiiliği, Arapların “Mecusi” dediği ateşe tapan Zerdüşt unsurlarla bir senteze dönüştü. Nitekim Şah İsmail döneminde de Türklükten kopuş süreciyle birlikte Zerdüştlük etkisinde kalan bir devlet Şiiliği anlayışı benimsenmişti.
Görünürdeki bu mezhepsel çelişkilerin arka planına ve günümüzdeki yansımalarına baktığımızda, İngiltere’nin bölgeye müdahale ettiği dönemi görürüz. Basra Körfezi’nin güney kuşağında, Zağros Dağları’nın güneyindeki Dezful ve Buşehr gibi petrol yatakları -çoğunlukla Arap ve Türk nüfus yaşamasına rağmen- İran’a bırakıldı. Bunun temel sebebi, söz konusu sahaların “Anglo-Iranian” petrol şirketinin kontrolünde olmasıydı.
Basra Körfezi, Kerkük, Musul ve Kuveyt’teki yataklar ise petrol haritasına göre çeşitli Arap emirliklerine ve Suudi ailesine paylaştırıldı. Dolayısıyla bugün Şiilik ile Sünnilik arasında var olduğu söylenen çatışmanın özü, petrol kaynaklarının paylaşım mücadelesine dayanmaktadır.
İran, Irak’taki Necef Şiiliğini şekillendirirken; bir yandan Şah İsmail dönemindeki Kızılbaş Devleti’ne karşı Şiiliği kullanarak Türk karşıtı bir politika izlemiş, diğer yandan Basra Körfezi’nin güneyindeki Arap ve Şii bölgelerinin İran nüfuzuna bırakılmasıyla sınırlar belirsizleştirilmiştir. Haşdi Şabi’nin kuruluş temeli de bu politikadır.
Özetle; Kerkük, Musul, Buşehr, Dezful, Ahvaz ve Basra Körfezi’nin güneyindeki Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt petrol sahalarındaki mülkiyet ilişkilerinde, önce halk ile yöneticiler arasında, ardından da Şiiler ile Sünniler arasında çatışma çıkarılması üzerine kurulu bir strateji izlenmiştir.
Bölgesel vekâlet savaşları: ABD-Çin rekabeti ve Türkiye’nin konumu
Günümüzde Husilerin İran’ın vekâlet gücü (proksisi) olarak Sünnilere saldırdığı söylenmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, İran da Husiler de doğrudan Çin’in vekâlet gücüdür. Dolayısıyla bölgede Çin’in askerî gücü olarak öne çıkan Husiler ve İran üzerinden yaşanan asıl çatışma; İran’ın bölge petrollerine egemen olma arzusu ile geçmişte ABD’nin bölgedeki egemenlik arayışı arasındaki antagonist çelişkidir. Zamanla çatışmanın tarafları değişmektedir. Dün Şii-Sünni ayrışması olarak görülen denklem; bugün Suudi Arabistan’daki Vahhabiler ile Zeydiler arasındaki çatışmaya, küresel ölçekte ise yine Şii-Sünni bloğu çekişmesine dönüştürülmüştür.
İngiltere ve ABD döneminde bu mezhepsel sınırlar belirli ölçülerde kontrol edilirken, günümüzde Şii bölgelerinde Çin egemenliği kurulmaktadır. Çin, yalnızca İran petrollerini kontrol etmekle kalmayıp, savaştan önce Suudi Arabistan ile de ilişkilerini ilerletmekteydi. İşte Suudi Arabistan’ın Çin eksenine kaymasını sağlamak amacıyla, Çin’in proksi gücü olan Yemen’deki Husiler, Çin üretimi hassas füzelerle nokta atışı saldırılar düzenlemektedir. Yani denklem, esasen ABD ile Çin arasında küresel bir düelloya dönüşmüştür.
Bu küresel düelloda, ABD’nin bölgedeki İsrail-Kürt ittifakının devreden çıkarılmasıyla birlikte “Beş Parçalı Bağımsız Kürdistan” tezinden vazgeçilmiştir. Bunun yerine Abdullah Öcalan’ın sonradan savunduğu “Türkiye ile Kürtleri birleştirebiliriz ve İsrail’e karşı ortak tavır alabiliriz” tezi gündeme gelmiştir. Aylardır yazdığımız Türkiye’nin bölgeye asker gönderme konusu da tam olarak bu dinamiklerle ilgilidir.
Türkiye, “kesik damarlar” olarak nitelediğimiz bu hat üzerinde askerî kontrol sağlayamazsa, petrol ve gaz akışını güvenceye alamaz. Bu durum ise enerji ithalatı nedeniyle Türk ekonomisinin en büyük açığını oluşturarak gelişmeyi engellemeye devam eder. Yaklaşık 20 yıldır dile getirdiğimiz bu gerçek; ABD’nin çekilme sürecinde Basra Körfezi, Kızıldeniz, Akdeniz, Hazar ve Karadeniz’i kapsayan “Beş Deniz” bölgesindeki denetimin Türkiye’ye geçmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu durum her ne kadar “Osmanlı modelini ihya etmek” gibi algılansa da aslında 21. yüzyılın kaçınılmaz bir stratejik zorunluluğudur.
Çin’in Kuşak-Yol Projesi kapsamında İran veya Kafkasya üzerinden batıya uzanacak hattı, ABD tarafından Azerbaycan üzerinden kesilmiştir. Zengezur Koridoru, İlham Aliyev ile Donald Trump arasındaki ilişkiler çerçevesinde adeta bir “Trump Hattı” olarak biçimlenmiştir. Ancak son savaşta Çin’in İran’da askerî varlık göstermesi, Çin koridorunun Türkiye sınırına kadar dayanması sonucunu doğurmuştur. Bununla da yetinmeyen Çin, Şiilik kartını ve Zeydileri kullanarak Kızıldeniz’i kontrol altına almaya çalışmaktadır.
Kısacası, ABD’nin “Beş Deniz” kontrol politikası stratejik olarak Çin tarafından devralınmıştır. Çin; Zeydiler üzerinden Kızıldeniz’i, İran üzerinden Basra Körfezi’ni denetim altında tutmayı ve Suudi Arabistan petrollerine kaba bir işgalle değil, ekonomik anlaşmalar ve ilişkiler ağıyla el koymayı hedeflemektedir.
Akdeniz’e çıkış mücadelesi ve Türkiye’nin askerî-stratejik zorunluluğu
Türkiye’nin bu küresel politikayla zıtlaştığı temel nokta şudur: Petrolün doğal akışı Kızıldeniz’de sabote edildiğine ve Basra Körfezi kapatıldığına göre, bu kaynağın Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaşması şarttır. Buradaki temel tartışma; petrolün İsrail’in Hayfa Limanı’na veya Suriye üzerinden Akdeniz’e aktarılması projelerine karşı, en hazır ve doğal güzergâh olan Ceyhan Boru Hattı’na yönlendirilmesi mücadelesidir.
Türkiye’nin bu doğrultuda ağırlığını koyabilmesi için, masada diplomatik olarak oturduğu gibi sahada da askerî olarak var olması gerekir. Füzelerin yer altı sığınaklarında saklandığı ve hava bombardımanlarıyla imha edilemediği bir denklemde, sahaya karadan askerin ayak basması kaçınılmazdır.
ABD ve İsrail’in bölgeye çıkaracak kara gücü bulunmadığı için ipler zorunlu olarak Türkiye’ye bırakılmaktadır. Türkiye dışarıdan bakıldığında ABD’nin inisiyatifiyle bölgeye giriyormuş gibi görünse de aslında ilk defa kendi hayati çıkarlarına sahip çıkma noktasına gelmiştir. Geçmişte “Kürdistan’ı kurarız, sizi parçalarız” tehditleri karşısında çekimser kalan Türkiye, Suriye ve Irak operasyonlarıyla dengeleri değiştirmiştir.
Suriye ve Irak’taki ABD güçlerinin gerilemesi sonrasında Türk askerine yapılan son eylemler, esasen bir ABD saldırısı niteliğindeydi. Buna gereken cevabın verilmesinin ardından ABD karada yer almak yerine sahayı Türkiye’ye bırakmak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla Türkiye, başka bir gücün taşeronu olmak için değil; kendi kan damarları mesabesindeki kesilmiş petrol hatlarını baypas edip yeniden bağlamak için askerî gücünü bölgede konumlandırmak zorundadır.
Çin’in Akdeniz’e ulaşmasının önünü kesmek açısından ABD ile Türkiye arasında konjonktürel bir çıkar birliği oluşmuştur. Ancak Türkiye, başından beri kuramadığı bağımsız stratejisini hayata geçirme fırsatını yakalamıştır. Mevcut iktidarın da bu tarihî ve stratejik yükü taşıyabilecek iradeyi göstermesi şarttır.
Bugün “Mekke İttifakı”nın Türkiye’deki yansıması, Husilere karşı Suudi Arabistan’ın korunması şeklinde tezahür etmektedir. Hatta Suudi güçlerinin Yemen’deki askerî örgütlenmesini Türk kurmaylarının yapabileceği yorumları iletilmektedir. ABD ile İran arasında seçimler sonrasında başlaması muhtemel süreçte; İran’ın Çin’den aldığı gelişmiş füzelerle Suudi Arabistan’ı vurmasını engellemek ve Körfez ülkelerini Türkiye’nin koruma kalkanı altına almak bir ön hazırlık olarak değerlendirilmelidir.
Aksi takdirde, yalnızca Husilerle mücadele etmek için Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’yi kapsayan ve İran’ı kuşatan böylesi bir yayın çizilmesi mantıklı değildir. Pakistan, Arabistan ve Türkiye’nin oluşturduğu bu kuşak, doğrudan İran’ı ve dolayısıyla Çin’in bölgedeki varlığını çevreleme amacını taşımaktadır.
Özetle; Mekke’nin Husi saldırılarına karşı savunulması zahirî sebeptir. Asıl neden, ekonomik can damarı olan boru hatlarının güvenle işlemesidir. Körfez’den Akdeniz’e ve oradan Avrupa’da pazarlara ulaşacak bu enerji sisteminin güvenliğini sağlama sorumluluğu Türkiye’nin omuzlarındadır. Türkiye ya bu denklemin dışında kalarak yüksek petrol fiyatlarından şikâyet etmeye devam edecek ya da sahadaki gerekli askerî ve siyasi tedbirleri kararlılıkla alacaktır.

