No Result
View All Result

Çin ile Amerika’nın İran ve Körfez’de düellosu

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy by Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
9 Nisan 2026
in GÜNLÜK
0
Çin ile Amerika’nın İran ve Körfez’de düellosu

ABD’nin İran’a saldırısında, karşısında aslında Çin’in yer aldığı ve Körfez Savaşı’nın ABD-Çin düellosunun ilk sahnesi olduğunu belirtmiştik. İsrail ile İran çatışmasının küresel boyutu ABD ile Çin arasında Körfez hegemonyası üzerine bir çatışmaydı.

ABD, ilk küreselleşmede Avrupa ve Japonya’yı entegre etmişti. İkinci aşamada Rusya, Amerikan sistemine dahil edilecekti. Üçüncü küreselleşme ise Hindistan, Brezilya ve Çin’i sisteme katacaktı. Küreselleşmiş dünyanın kendi arasındaki çatışmalar, Kautskyci bir anlayışla ultra emperyalizme dönüşmüştür. Lenin, emperyalistler arasında ölümcül bir çatışmanın olacağını söylese de bugün bunun geçersiz olduğu ortaya çıkmış bulunuyor.

ABD’nin küreselleşmiş dünya ile ortaklaştığı nokta, haydut devletlerin egemen olduğu petrol ve diğer kaynakların Güney Amerikalıların, Arapların, Farsların hatta Sibirya’daki Tatarların malı olamayacağıydı. Bunları dünya sisteminin ortak malı olarak görüyorlardı. Bu konuda aralarında bir konsensüs sağlanmıştı. Bunu tespit etmemiz, bugüne kadarki emperyalizm anlayışlarını eleştirmemizi, yırtıp atmamızı ve yeni dünyaya bakışımızı getirdi.

İran’da ve Körfez’de yaşanan son ABD-Çin düellosu, burada bulunan dünya petrol rezervinin yüzde 25-50’sinin Araplara ve Farslara bırakılamayacak kadar önemli olduğunu gösterir.

İngilizlerin paylaşımında Basra Körfezi’nin kuzeydoğusu İran’a bırakılmıştı. Hazar Denizi kıyıları ise Azerbaycan adı altında Çarlık Rusya’sına verilmişti. Osmanlı toprakları olan Irak ve Basra Körfezi bölgesinde ise İngilizler kendilerine ait bir dünya oluşturmuştu. Fakat Musaddık döneminde İran petrolleri İngiltere’den kopartılmak istenince devreye Şah girmişti. Bir alt emperyalist olarak bölgede ABD’nin güdümündeki en büyük askeri güç olmuştu. Humeyni’den sonra ise İran Çin’e entegre oldu ve petrolü Çin’le paylaşmaya başladı. Bu, emperyalistler arasında antagonist olmayan bir çelişkiye işaret ediyordu.

Daha önceden Çin’i ABD oligarşik sermayesinin ucuz emekle üretim yaptırdığı, Hong Kong, Şanghay gibi alanlarda finans merkezi oluşturduğu bir alan olarak değerlendirdik. Tokyo, Singapur ve Malezya da bunun gibidir. Ulusal devletler görünümünde olsalar da dünya sisteminin oligarşik sermayesine bağlıdırlar.

“Establishment” ise ABD’de en ileri teknoloji ve finans ile savaş, uzay ve petrol  sanayilerinin birleştiği bir sistemdi. Sultangaliyevci bir bakış açısıyla bu sisteminin baş düşmanı Güney Amerika, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Türkistan’dı. Buralar petrol ve uranyum için paylaşılması gereken alanlardı. 90’larda Brzezinski, Ural ve Sibirya petrollerinin de dünya sistemine entegrasyonunu ayrıca gündeme getirmişti.

Ukrayna Savaşı’nda sistemin dengelenmesi için Rusya’ya karşı tavır alındı. Türkiye’nin Kesik Damarları kitabımda, Amerikan gazıyla Rus gazının savaşı teziyle Orta Doğu’nun devre dışı bırakılması ihtimalini de tartışmıştım. Çin’in Orta Doğu’ya sahip olma eğilimi, yuanla Suudilerden ve İran’dan petrol alma planı, konsensüsü bozdu ve ABD ile Çin arasındaki düelloyu İran’da başlattı.

İkinci düello ise Tayvan çerçevesinde olacaktır. Buna yine bir savaş diyemiyorum. Leninist anlamıyla emperyalistler arası paylaşım savaşı değil konsensüs savaşı yaşanmaktadır. İran’da da Çin füze ve uyduları düelloya katıldı fakat ABD’nin karasal hareket yapma ihtimali olmayınca ABD ve Çin, aralarındaki konsensüsü yeniden pazarlıkla kurma noktasına geldi. Çin’in ABD’den geri kaldığı noktada Amerika, askerlerini gelip kurtarabildi. İsfahan’daki zenginleştirilmiş uranyuma el koymanın tatbikatı bile yapılmıştır.

Körfez bölgesinin petrollerinin bir konsensüsle paylaşılmasına doğru gidilmektedir. İki taraf da küresel emperyalizmin parçası olduğu için, birbirini yok etmek yerine haydut devletler dedikleri mazlum milletlerin petrolünü, kaynaklarını paylaşmayı seçti. Çatışmanın sönümlenmesinde bu konsensüs var. Emperyalistlerin arasındaki çatışma, savaşa dönüşmeden yeniden dengeye çekilmiştir.

İran, çatışmada bombalanıp örselenmesine rağmen Çin’in vekili olarak Körfez’in kabadayısı konumuna geçecektir. ABD’nin koruması altındaki Körfez ülkelerinin kendilerini koruması için Türkiye’ye başvuracağı ileri sürülmektedir. Oysa İran, Şii Hilali ve devrim ihracı ile yayılamadığı alanda Çin proxy’si olarak ön plana çıkacaktır. Pakistan ve Türkiye, İran’ın savaş sonrasındaki bu yükselen konumunu dengelemekte zorluk çekecektir. Çin ve ABD’nin konsensüsü, İran’ın konumunu güçlendirmiştir. Her ikisinin de alt emperyalisti olarak ortaya çıkacaktır.

İran’ın taş devrine döndürülmesi söylemi, İran’ın petrol yataklarını nükleer anlamda tuzaklamasıyla bir blöften öteye geçemeyecek durumda kaldı. Diğer taraftan, ABD ile Çin arasındaki konsensüs de buna engeldir. İran’ın görece güçlenmesi ise Körfez ülkelerinin ABD’ye daha da bağımlı hale gelmesine neden olacaktır.

İngilizlerin kurduğu Sasani modeli de Şiilik temelli sistem de zayıflayacak, tarihsel İran Türklüğünün ağırlığı ortaya çıkacaktır. Farsçanın yerine Türkçenin kullanılacağı bir İran’ın ortaya çıkışı da bu düello sonrasında beklenmelidir. Farslar Pehlevi’nin peşinden giderken, İran Türkleri direnişin yanında yer almayı seçti. Bunun sonuçları da olacaktır. İran’da hem Çin’le hem ABD’yle uzlaşan Farslığa karşı Türk uyanışı ve egemenliği yaklaşmaktadır.

 

Previous Post

Orta Doğu’nun çıkmazı: İslam cumhuriyeti mi, yurttaşlık devleti mi?

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.