Üç günde 21 bin kilometrekare…
Bu bir geri çekilme değil, bu bir bozgun.
Bu bir taktik manevra değil, tarihe geçen bir hezimettir.
Suriye’de bu çapta alan kaybeden, sahada kontrolü fiilen yitiren bir yapının başındaki isim, bugün “suikast” korkusundan söz ediyorsa, mesele güvenlik değil; çöküş psikolojisidir. Mazlum Abdi’nin açıklamaları tam olarak bunu ele veriyor: Kontrol kaybolmuş, ipler kopmuş, şimdi sıra sorumluluğu başkasına yüklemekte.
Dikkat edin, cümleler çok tanıdık:
“Kandil beni öldürebilir… Suçu Türkiye’ye ya da Suriye ordusuna atabilir…”
Yani özetle diyor ki: Ben gidersem, sakın içimize bakmayın.
Bu, klasik bir örgüt refleksidir. Sahada yenilen, içeride otoritesini kaybeden her yapı önce mağduriyet senaryosu yazar. Çünkü bozgunun hesabını vermek zordur; ama algı üretmek kolaydır. Abdi’nin sözleri, bir güvenlik raporu değil, bir kaçış planının kamuoyuna servis edilmiş fragmanıdır.
21 bin kilometrekare kaybeden bir yapıdan bahsediyoruz. Bu, sadece harita üzerindeki bir daralma değil; silahlı unsurların dağılması, komuta zincirinin kırılması ve liderliğin sorgulanması demektir. İşte, tam bu noktada “Kandil” vurgusu devreye sokuluyor. Çünkü içerideki çözülme, dış düşman icat edilmeden yönetilemez.
Türkiye’nin ve Suriye ordusunun adının özellikle telaffuz edilmesi tesadüf değil. Bu, Batı’ya verilmiş açık bir mesajdır: “Bana bir şey olursa, adres hazır.” Delil yok, bilgi yok, istihbarat yok; ama suçlama şimdiden dosyalanmış durumda. Bu, hukuki değil, psikolojik bir operasyondur.
Ortadoğu’da hiçbir lider, koltuğu sağlamken “öldürülebilirim” diye konuşmaz. Bu cümleler gücün değil, panik hâlinin ürünüdür. Ve panik, genellikle sonun habercisidir.
Mazlum Abdi bugün suikast ihtimalini konuşuyorsa, asıl soru şudur:
Kim onu öldürmek istiyor değil… Kim onu artık istemiyor?
Cevap haritalarda gizli.
21 bin kilometrekarelik kayıpta.
Ve çöken bir yapının, enkaz altında kalmamak için başlattığı algı savaşında.

