Doğu Akdeniz stratejisi ve şehir devletler üzerine yazdıklarımın bütünleyici yanı, Basra Körfezi’nden başlayıp Hürmüz Boğazı’na kadar giden, bir başka ifadeyle Mezopotamya’dan Zağros ve Hürmüz kuşağına giden bölgedir. Burası, dünya petrolünün yarısından çoğunu içerir. Bu bölge, başlangıçta İngilizler tarafından Irak’a, bir kesimi İran’a, güneydeki kısmı ise Suudi Arabistan, Katar, BAE, Kuveyt arasında paylaştırılmıştı.
Böyle bir düzen kurulmuştu. Bu, Osmanlı’nın ve Türk İranı’nın parçalanmasıyla olmuştu. Kızılbaşların, Kaçarların, Afşarların devleti olan Türk devletinin İran-Fars devleti olarak ilan edilmesiyle ve güneyde de Suudi Arabistan’ın kurulmasıyla İngiliz sistemi yapılandırıldı. Bu yapı 100 yıl sonra bütünüyle değişti. İngilizlerden koparak bugün Çin’le işbirliği yapan bir konumdadır.
Amerika’nın son askerî yığınaklarının İran’a baskı kurmak için Basra Körfezi’ni ve diğer taraftan Doğu Akdeniz’i hedef alması, bunun daha uzun süreli bir strateji olduğunu göstermektedir. Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve BAE’nin kontrolündeki petrol, Amerikan kontrolünden kısmen çıktı. Suudi Arabistan’ın Çin’le anlaşma yapıp üstelik de dolar değil yen ile işlerini yürütmesi, yine İran’ın benzer şekilde Çin’le dolar dışı petrol anlaşmaları yapması, bölgeye yapılan Amerikan yığınağının arkasındaki sebeptir.
Daha önce Saddam, petrolün fiyatının dolar değil euro ve diğer para birimleriyle planlamayı denemişti. Bu da Amerika’yı Irak üzerine yürütmüştü. Bugün de İran ve Suudi Arabistan’ın tavırları, Amerika’yı bölgeye gelip Hürmüz Boğazı’nı ele geçirerek, Irak’a kadar batıya ilerleyerek bu kıyı bölgesini kontrol edeceği bir harekete getirmiştir. Çin ile işbirliği yapan molla rejiminin iktidardan indirilmesi ve bu arada aynı şekilde Suudi Arabistan’a da bir uyarı söz konusu olmaktadır.
Akdeniz’den Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan bölgedeki ABD’nin özel stratejisi, bir yeniden yapılanma getiriyor. İran’da İran karşıtı Şiilerin Ahvaz ve Buşehr alanında iktidara getirilmesi gibi bir politikanın izleri görülüyor. Amerikan “establishment”ının politikası budur. Yıllardan beri yazdığım gibi, Trump da establishment’ın ta kendisidir. Savaş, petrol ve uzay sanayileri gibi sektörlerin ittifak halinde olduğu bir iktidardır.
Buna karşı İran’ın üç bin yıllık bir devlet olduğu tezi ileri sürülür. İran üç bin yıllık değil yüz yıllık bir devlettir. Gerçekte eskiden beri Türkistan’dır. Burada Gazneliler, Selçuklular, Harezmşahlar, İlhanlılar, Çobanoğulları, Timurlular, Akkoyunlular, Kızılbaşlar, Afşarlar ve Kaçarlar ardı ardına iktidar olmuştur. Böylelikle burası tam bir Türk devleti olmuştur. Fakat İngilizler burayı Türklerden koparmak için Azerbaycan’ı Rusya’ya verirken güneyde ise Irak-ı Acem alanını İran’a, kuzeybatı alanlarını yani Musul ve Kerkük’ü ise Irak’a bırakmıştır. Böylelikle İran’dan Türklüğü neredeyse kovdular.
Stratejiler, gerçekler üzerine kurulabilir. ABD ile ne kadar uyumlu olsa da bölgedeki Arap şeyhlikleri ve kuzeydeki mollalar da petrol üzerindeki iktidarlarından Amerikan establishment’ı tarafından uzaklaştırılmak istenmektedir. Venezuela’da da yine “petroller dünyanın malıdır” diyerek benzer bir politika izlediler. “Türkiye’nin Kesik Damarları” ve “Petrol Şoku” kitaplarımda çok önceden ele aldığım bu konunun son hamlesi, Buşehr’den, Dezful’dan Hürmüz Boğazı’na kadar giden bölgenin yeniden yapılanmasıdır. Mollalar petrol üzerinde oturduğu için onların iktidarı da sallantıdadır.
Suriye’de Kürtlerle yapılan işbirliğinin böyle hacimli bir politikayı kaldıramayacağı ortaya çıktıktan sonra Arapların bu politikanın taşıyıcısı olması kararlaştırıldı. Rojava’nın ilan edilmesi sonrasında ayaklanmalarla Türkiye, Irak ve İran’dan Kürdistan’ın beş parçasının alınması ve ABD ile bunun için yapılan işbirliği politikası Apo’nun stratejisiydi. Fakat IŞİD’in saldırısıyla, Amerikan stratejistleri, Türkiye’nin ve Suriye’nin inisiyatifinde yol alma zorunluluğunu anladı. Türkiye ise İran ya da Arap ülkeleri gibi petrol üzerinde oturmamaktadır. İran’dan sonra sıra Türkiye’de tezi ise bunu görmeyerek kör ve dogmatiktir.
Daha gerçekçi tahmin ise İstanbul merkezli Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi stratejisidir. Azerbaycan aracılığıyla Türkiye’nin de Azerbaycan-İsrail işbirliğine katılması, bunun önündeki engelleri kaldırır. İstanbul ve Antalya’nın Doğu Akdeniz’de küresel merkezleri oluşturan şehir alanları olarak ortaya çıkacağı bir durum doğacaktır. Farklı etnik kökenlerden gelen burjuvaziler buralarda amalgam haline gelerek ulussuz şehir devletler oluşturacaktır. Bunu anlamak için tunç yapılırken bakırla kalayın karışmasını bir benzetme olarak kullanabiliriz. Bu, ekonomik olarak da entegre olmuş iktidar merkezi demektir.
İstanbul, “Konstantinopol” olarak Roma’nın ekümenik merkezidir. Buradaki ekümeniklik, dünya ticaret yollarının kontrolü anlamındadır. İstanbul, Fatih’le beraber Müslüman bir ekümeniklik alanı oluşturdu. Bir ucu Basra Körfezi’nde, diğer ucu Hazar Denizi’nde olan, Mısır’dan gelip Volga ve Tuna nehirleri boyunca yayılan bir dünya sistemini elinde tuttu. Dünya ticaret sisteminin Hollanda ve İngiltere’ye geçmesiyle gerileyen bu alan, burada Cumhuriyet’le, içinden yeni bir ulus devlet çıkardı. Roma topraklarındaki ticari anlamdaki bütünleşme, yeni strateji olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yeni Osmanlıcılık, Yeni Romacılık değil dünya ticaretinin yeni bir merkeze yönelmesi ve bunun petrol bölgelerini kontrol eden bir konumda olması, yeni bir dönüşüme işaret eder.

