No Result
View All Result

Dünya tarihinin saklanan en büyük soykırımı:
Türk soykırımı

Necati GÜLTEPE by Necati GÜLTEPE
16 Mayıs 2026
in GÜNLÜK, HAFTALIK
0
Dünya tarihinin saklanan en büyük soykırımı: Türk soykırımı

Ali Özsoy’un Balkanlar’da Türk Soykırımı isimli kitabı… İlk baskısının (2012) tanıtımında bulunmuştum.
Başlangıçtan günümüze “Türk Tarihi”ni sosyolojik derinlikleri (acıları-soykırımları) ile düşünmek yaşamı farklı boyutlara taşır.

Başlangıçtan günümüze “Türk”ün başına gelenler/soykırımlar gündüzün başına gelse gece olurdu….

Bu kitabı okurken aklıma hep o meşhur şiirdeki hitap geldi:

“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak”

Ali Özsoy da Türk tarihine bir sütun dikiyor ve şöyle diyor:

“Dur arkadaş! Türk’ün tarihini böyle dümdüz okuyup geçemezsin, oradaki acıları/soykırımları gör, duy ve hisset bakalım.”

Bir tarih araştırmacısı olarak, “Türk Soykırımı” ifadesinin kitap adı olarak kullanılması beni heyecanlandırmıştı.

Bildiğim kadarı ile bu terim daha önce sadece Necip Hablemitoğlu tarafından kullanılmıştı (Kırım’da Türk Soykırımı, 2003).

Bu tarihten sonra yakın zamanda şu iki kitap çıktı:

– Prof. Dr. Yusuf Hamzaoğlu, Prof. Dr. Adnan İsmaili, Balkanlar’da Yapılan Türk-Müslüman Soykırımı, 2023.

– Ozan Pekgöz, Doğu Türkistan’da Türk Soykırımı, İleri Yayınları, 2024.

Yukarıdaki başlığı sakın abartılı bulmayın, gerçekten de böyledir.

Dünya tarihinin saklanan en büyük soykırımı, Türk Soykırımıdır.

Aslında dünya tarihinde Türklere yapılan kırımın, “yok etme eylemi”nin tarihin en büyük “soykırımı” olduğunu ilk defa Balkanlar’da Türk Soykırımı çalışmasında vurgulayan ve bunun bilgi ve belgelerini veren Ali Özsoy olmuştur.

Kitap dört ana başlık altında toplanmıştır:

I- Türk Soykırımının Kökenleri: Anti-Türkizm
II- Balkanlar: 4.000 Yıllık Türk Yurdu
III- Balkanlar’da Türk Soykırımları
IV- Balkanlar Kayıp Değil Kurtarılacak Vatan

Bu ana başlıklar altında dikkat çekici onlarca ara başlıkla konunun yetkinlikle özetlenmiş olduğunu söylemeliyim.

Bu “özellikli ve ilk defa söylenme” hemen ilk başlıkta kendini gösteriyor.

“Kendi Soykırımını İnkâr Eden Halk”

Yazarımız bu başlık altında 2012 yılında Balkan Savaşları’nın 100. yıldönümü vesilesiyle Türkiye’de düzenlenen etkinliklerin ne kadar duygusuz, duyarsız olduğuna ve özellikle “Soykırım” terimini hiç kullanmadan konunun geçiştirildiğine yazıklanıyor:

“Yeni kitaplar basıldı. Popüler tarih dergileri özel sayılar hazırladı.

“Yaşanan acılar, yapılan hatalar, katliam ve göç hatıraları gündeme geldi.

“Türkiye’nin bazı tahminlere göre üçte biri Balkan göçmenidir. Bazı tahminler ise Türk vatandaşlarının en az 20 milyonunun Balkan kökenli olduğu yönündedir.

“Ancak bu 20 milyon insanın yaşadığı büyük facia bir iki haftalık ‘hatırlama’ süreciyle aslında unutturuldu.

“Ne yazık ki ne Türk bilim camiası ne Türk yayın dünyası ne Türk medyası ve hatta ne de Balkan muhacirleri dernekleri 100 yıllık facianın adını koyamadı. Her türlü bilimsel ve tarihsel kıstasa göre tek ve doğru ifade olan ‘Balkanlar’da Türk Soykırımı’ terimi bir kez bile ağza alınmadı.

“Bilim camiasında Batı’nın ve Batıcıların hâkimiyetini bir yana bırakalım. Balkan-Rumeli-Trakya göçmenlerinin Balkan Savaşları’nın 100. yılında düzenledikleri büyük stat etkinliğinin adı bile şaşırtıcıdır: ‘Büyük Rumeli-Balkan-Trakya Buluşması.’

“Sanki misafir veya turist olarak gittiğimiz bir yerden dönmüşüz. Şimdi bir araya gelip gezintimizin anılarını paylaşıyoruz.”

Ali Özsoy ilerleyen sayfalarda “Gerçeğin Soykırımı” başlığı altında konu ile ilgili “Elhamdülillah Türk’üm” (Bu tabir Balkan Türklerine aittir) diyen herkesin bu dehşet katliamlara duyacağı “öfke”yi dile getiriyor:

“Bu yüzden tarihteki en büyük soykırım ‘Türk Soykırımı’ konusunda Batı kamuoyu, yazını ve akademisi (ve tabii ki iki yüz yıldır ‘Batı’nın maymunu’ Türk entelijansiyası) tam anlamıyla bir suskunluk ve körlük içindedir.

“Hatta öylesine bir çifte standart söz konusudur ki 1683’ten günümüze Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Türklerine devam eden soykırım sadece göz ardı edilmemiş, bir de Türk milleti soykırımcı ilan edilmiştir.

“Bunu basit bir Müslüman ve hatta Türk düşmanlığıyla açıklayabiliriz. Ancak daha uyanık olmak ve meselenin güncel bir mesele ve tehlike olduğunu anlamak zorundayız. Avrupalı güçlerin 350 yıldır Türkiye Türklerine karşı yürüttüğü soykırım saldırısı Avrupalı gözünde daha bitmemiştir.”

Balkanlar’ın yanı sıra, 16. yüzyıldan bugüne kadar Rusya’da, Çin’de, Kuzey Afrika’da ve İngiliz yönetimindeki Hindistan’da yapılan soykırımlar tek tek sıralanmış. Ve ayrıntı verilmiş.

Bu noktada konu ile ilgili aklıma gelen iki ayrı bilgi/anekdot vermek isterim:

Bunlardan birincisi Amerika’nın keşfinden bugüne orada yapılan Kızılderili/Türk katliamı-soykırımı…

Niye “Kızılderili soykırımı”na aynı zamanda “Türk soykırımı”dır dediğimi hemen açıklayayım:

Amerika Kolombus Devlet Üniversitesi (Columbus State University) hocalarından Ethel G. Stewart başkanlığında bir ekip, uzun yıllar süren saha araştırmalarında aşağıda verilen kabile isimleri gibi, 150 civarında Türk soylu kabile (boy-oymak) tespit etmişler:

– Sioux’lar
– Seneca’lar
– Apache’lar
– Tatanka’lar
– Hawnee’ler
– Comanche’ler
– Kutchin
– Navaho (Navajo)’lar
– Mescalero
– Washington eyaletindeki Yurok’lar
– Yuruk’lar (Yörükler)
– Blackfoot (Karaayaklar)
– Ch’iang’lar
– Yüeçi’ler…

Bu çalışmaların bir kısmı 1991 yılında üniversite yayını olarak çıkmış.

Daha sonra Türk Dünyası Araştırma Vakfı tarafından yayınlandı. (Ethel G. Stewart, Dene ve Na-Dene Kızılderilileri (Cengiz Han’dan Amerika’ya Kaçan Türkler-1233 M.S.), çev: Eşref Bengi Özbilen, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2000.”)

Bütün bu bilgileri vermemdeki asıl sebep şu:

Amerika’nın keşfinden bugüne kadar en iyimser tahminle 60-70 milyon Kızılderilinin katledildiği/soykırıma uğratıldığı bilinmektedir….

Hani diyorum ki “Türk soykırımı” konusu işlenirken bu katliamı da hatırlamış olalım….

İkinci anekdotum, bir soykırım hesaplaması….

Yıllar önce Türk Solu camiasına “Osmanlı Türk müydü” konulu konferansta gençlere bir ödev vermiştim:

Soykırım hesaplama ödevi…

1500’lerde Rusların (tahminen) nüfusu 5 milyonun altında idi.

Buna mukabil bütün o coğrafyaya yayılmış (şimdiki Rusya) Türk boy ve oynaklarının toplam nüfusu ise (en az) 15 milyon olarak tahmin edilmekteydi.

Günümüzde Rusya’nın (resmi ifade edilen) Rus nüfusu: Yaklaşık 146 milyon. (Kendi nüfus dairesi içindeki Slav, Germen gibi diğer milletleri içine katmadan sadece Rus)

Aynı coğrafyada yer alan (Özerk ve bağımsız Cumhuriyet olarak) Türk nüfus ise, toplam 114 milyon civarındadır.

Demografi uzmanlarının ifadelerine göre Asya’da bulunan Türk unsurunun, beraber yaşadığı diğer milletlere oranla mesela Ruslara oranla çoğalma kabiliyeti kat be kat fazladır.

Bütün bunları göz önünde tutarak bir değerlendirme yapacak olursak; 1500’lerde aynı yerde “5 milyon Rus/15 milyon Türk” yaşıyorduysa:

Günümüzde ise resmi rakamlar; “146 milyon Rus/114 milyon Türk” yaşıyor şeklindedir.

Basit bir hesaplama (iki bilinmeyenli denklem hesabı) ile günümüzde eski Rusya coğrafyasında yaşayan toplam Türk nüfusun en az 438 milyon olması gerekirdi.

Şimdiki toplam Türk nüfusunu bu rakamdan çıkarınca 324 milyon Türk’ün yok edildiği, soykırıma uğratıldığı ortaya çıkar….

Bu hesaplamayı bütün dünya ölçeğinde düşünün. Çıkan sonuç çok ürkütücüdür….

KENDİ SOYKIRIMINI İNKAR EDEN HALK

Bence bu kitabın ana başlığı bu:

“Geçmişini, tarihini ve ‘soykırımını’ inkâr eden (unutan) halk…”

Peki bir millet geçmişini, tarihini, soykırımını neden unutur ve hatta soykırımını inkâr eder ki?

Cumhuriyet kurulduktan sonraki ilk dönem yazar ve aydınları bu soruya şöyle cevap veriyorlardı:

“Türk milletinin başından büyük trajediler geçti, facialar geçti ama bu vatanı kurtardık. O zaman geçmişe bakmayalım. Çünkü, bu insanlarla yaşayacağız, bu devletlerle yaşayacağız. Bunlara karşı kin gütmeyelim. Buradaki tarihi varlığımızı, tarihimizi unutalım, geçen geçmiştir. Biz, ileriye bakalım.”

Ve bütün kuşaklar birbiri arkasından böyle yetiştirildi. Yani bu kuşaklarda intikam duygusu, acılarının yasını tutma duygusu yoktu. İntikam duygusu bu kuşaklara verilmedi. Bunun verilmemesinin başka nedenleri de var.

Fakat psikolojide bir kural vardır, “Büyük kayıplarınızın yasını tutmanız lazım.” Bu, ailelerde de böyledir, toplumlarda da böyledir. Türk milleti büyük kayıplarının yasını tutmamış bir millettir.

Millet olarak ve aile olarak büyük kayıplarımızın yasını tutmadığımız için Haçlıların icadı soykırımlarla suçlandık.

Hiç adı sanı yokken içimizde bir “Ermeni meselesi” oluşturmuş “Kürt milleti” diye bir millet icat etmişlerdir.

Bir düşünün, Balkanlar’ın tamamı ve Avrupa’nın üçte ikisi yani Viyana’ya kadar, ortalama 400 yıl Türk şehri Türk toprağı olmuş. Oralarda asla müstevli olmamışız, oranın asli halkı olduk binlerce binlerce eser yapmışız, köyleri kasaba, kasabaları şehir yapmışız.

Dahası var… Kahire (Mısır) önce Memlûklular sonra Osmanlıların yurdu olmuş. Tam 750 sene böyle sürmüş, binlerce Türk eseri bırakılmış. Sonra Kudüs aynı yıllarda Türk şehri olmuş. Harem-i Şerif üç dört kere yenilenmiş.

Kudüs’te bugün en fazla Türk eseri vardır. Bağdat ve Şam’ı hiç sormayın, Erzurum’dan daha fazla Türk şehridir.

Buralar nasıl da unutturulmuşlar, buralardan sürülüp çıkarılan milyonlarca Türk’ün, katledilen Türk’ün hesabı hâlâ sorulmadı, yası tutulmadı.

Korkarım 70’li yılların Türk direnişi can havli ile yapılan son direnişti. Türk’e tuzak peşinde koşan milletlerde bu fark edilenden çok daha büyük etki yaptı. Başta Rusya olmak üzere Batı ülkelerinde de art arda yeni oluşumlara sebep oldu.

Artık Türk’e karşı yeni taktik gerekiyordu. Gençleri beyinlerinden yakalayıp evrenselleştirmek, yumuşatmak, ılımlaştırmak kitleleri politik olarak mankurtlaştırmak gerekiyordu. Siyasal İslam ideolojisiyle bunu gayet güzel başardılar.

Mücahit (!) politikacılar, bir taraftan bana oy vereceksin diye kitleleri ikna ederken, diğer taraftan senin adını dağdan taştan kitaplardan ve zihinlerden sileceğim diye nutuklar atılıyor ama hiçbir dirençle karşılaşılmıyorlardı.

Neticeten söylemek istediğim şu:

Türk milletinin sosyolojik olarak normalleşmesi için büyük felâketlerinin yasını tutması lâzımdı, tutmadık.

Hiçbir kaybımızın yasını tutmadığımız için büyüklüğümüz, bütünlüğümüz tartışılır olmuştur.

Umarım ki Ali Özsoy Balkanlar’da Türk Soykırımı kitabıyla Türk’ün bu yas tutma sürecini başlatmaya sebep olur…

Belki bu yazının akışına çok uygun değil ama hemen burada bir talebimi bir hayalimi dile getireyim:

Ali Özsoy, Balkanlar’da Türk Soykırımı kitabını yazarken ana konuyu ve yan konuları çok iyi planlamış ve tam anlamıyla iyi kotarılmış bir çalışma.

Bu kitapta sözünü ettiği ve açılımlarını verdiği ki bunlardan birkaçını hatırlatmak maksadıyla buraya alalım:

– Rusya’nın 16. yüzyıldan bu yana işlediği Türk soykırımı
– 17-19. yüzyıllar arası İngiltere’nin Hindistan’daki (Babür) Türklerine soykırımı…
– 19-20. yüzyıllar arası Fransa’nın Cezayir Türkleri ve Müslümanlarına soykırımı…
– 20. yüzyıldan günümüze Çin’in Doğu Türkistan Türklerine soykırımı gibi…

Burada (tarihte ve günümüzde Türklere yapılan soykırım) sayılmayan onlarcası var.
Ali Özsoy, bu kitabının devamı olarak “Türklere Yapılan Soykırım”ı dünya ölçeğinde bir yapıtla 7-8 ciltte özetleyebilir.

Belki bu konuyu Türk Solu’ndan bir ekip kurarak kotarabilir…

Bu çalışmaya Türk dünyasının büyük ihtiyacı var. Çünkü Ali Özsoy’un da dediği gibi Türk’ün sosyal tarihinin en önemli konusu olan bu soykırım meselesi unutturuldu ve zihinlerden silindi, hatta inkâr edildi….

Böyle bir çalışma, soykırımların büyük acıların yasını tutmaya başlatabilir…

Soykırımların, acıların yasını tutmak

Zoraki unutturma 20. yüzyılın en habis özelliklerinden biridir. Yaralar kapanmadığında, geçmiş bugünü işgal eder. (Paul Connerton, Toplumlar Nasıl Anımsar?)

20. yüzyılın sonunda artık bir bellek ahlakına sahibizdir, bu durum önceki yüzyıllarda olmayan bir şeydi.

Geçmişle ilgili tanıklığın kaçınılmaz bir biçimde politik olduğu ve hatırlanan travmanın dile dökülmesi gerektiği düşünülür. Yaşanan kötü olayların anlatılabilmesi sosyal düzenin temini ve bireysel kurbanların iyileşmesi için vazgeçilmez önemdedir.

Toplumsal ahlak belleğin üzerine bina edilir. “Ahlakı, hafızaya bir iğne oyası gibi işleyen acılardır,” der Alman sosyolog Wolfgang Sofsky.

“İnsan türünün özünü düzeltmeyi amaçlayan tüm projeler, ahlaki bellek kaybına karşı, benliğin keyfi dönüşümlerine ve şimdiki zamanın baştan çıkarıcı cazibesine karşı enerjik bir savaşı şart koşarlar.”

Türk toplumunun acılara bakma ve onları kendi içinde hazmetme, oradan geleceğe dönük yeni anlamlar çıkarma konusunda bir tür yoksunluğu var. Bunda acıyı kanıksamamızın, günlük hayatımızın bir parçası haline getirmiş olmamızın da bir payı var mıdır bilmiyorum.

Bunca acının/soykırımın üzerinden geçmiş on yıllarda bu toplumsal yası hiç anmamak/hatırlamamak hastalıklı bir durumdur.

Keşke bu soykırımlar üzerine kurulu anlatılar, hikâyeler, filmler yapabilse ve kendi acımıza kendimizi de toptan dönüştürecek şekilde bakabilseydik bu acılı deneyimden çok daha güçlenmiş ve olgunlaşmış olarak çıkardık…

Türkiye’nin temel problemlerinden birinin de yas tutamamak olduğunu düşünüyorum. Laf kalabalığı ile matem zamanlarını geçiştiriyoruz. Çünkü matem de bir olgunluk gerektiriyor. İçimize aldığımız bir şeyi orada tutabilmeyi, dilimizi tutabilmeyi, bu niye oldu, yeniden olmaması için ne yapabiliriz diye düşünmeyi gerektiriyor.

Berlin’deki Soykırım Müzesi’nde Primo Levi’nin biz sözü var: “Oldu. Bu şu demektir: Yeniden olabilir.”

Kolektif bellek bireysel bellekten farklıdır. Çünkü kolektif hafıza, olaylardan doğrudan kurtulanların hayatlarının ötesinde devam eder ve zaman ve mekân olarak travmatik olaylardan çok uzakta olabilecek grup üyeleri tarafından hatırlanır. Sonraki nesil travma mağdurları olayları farklı şekilde hatırlayabilir ve bu geçmiş olaylar gelecek nesillere farklı şekillerde aktarılarak biçimlendirilebilir

Toplumsal travmalarda da yaşanan deneyimi toplumun gündemine getirmek, bireylere hatırlatmak grup kimliğini güçlendirir ve geçmişte yaşanan travmatik bir olay gelecekte yaşanacak bir destana dönüştürülmüş olur.

Toplu yas tutmak ölüyü, ölümü ve geçmişi ortadan kaldırmak değil acılarla toplu olarak başa çıkmak ve travmanın yarattığı tahribatı onararak insanlar arasına geri dönüşüm sürecini harekete geçirmektir.

Fakat psikolojide bir kural vardır, “Büyük kayıplarınızın yasını tutmanız lazım.” Bu ailelerde de böyledir, toplumlarda da böyledir. Türk milleti büyük kayıplarının yasını tutmamış bir millettir.

Bu makaleyi bitirirken konu ile ilgili iki hususa daha değinmeliyim.

Rahmetli Ahsen Batur’un sık dile getirdiği tezi:

“Keşke Türkler ırkçı olsalardı!

“Peki ne olurdu? Hunlar döneminde başlayan Çinli katliamı daha sonra Göktürkler, arkasından Uygurlar tarafından sürdürülür ve muhtemelen ya Çinli diye bir şey kalmazdı, ya Çin’in bugünkü nüfusunun onda biri bile olamazdı.

Hele Hindistan neredeyse kılıçtan geçirilirdi.

“İran diye bir devlet, Pers denilen bir halk olmazdı.

“Arabistan hayaletler ülkesine dönerdi. Yunan diye bir halk olmazdı. Rus diye bir halk olmazdı. Çünkü o zamanlar tek geçer akçe yumruk hukukuydu ve yumruk üstünlüğü de Türklerde idi. Kimse senin kesip biçtin halklar için senden hesap soramazdı.

“Ama bunların hiçbiri olmadı. Çünkü ırkçılık Türklere yabancı idi.

“Ey güzel atalarım, keşke merhametten maraz doğar sözünü o zamanlar işitmiş olsaydınız, inanın biz bugün ülkemizde düştüğümüz şu durumda olmayacaktık!”

Bir diğer değinmek istediğim konu da, Türk edebiyatının Lejyon Dönor (Onurlu Asker) nişanlı yazarları…

Türk edebiyatının anlı şanlı ve dahi Lejyon Dönor (Onurlu Asker) nişanlı yazarları, yazdıkları dili konuşan insanları, sahte şöhret uğruna, uluslararası lobilere peşkeş çekmektedirler.

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana gibi romanların yazarı Yaşar Kemal, Baba ve Piç gibi romanların yazarı Elif Şafak, Serenad ve diğer roman ve yazılarında Ermenilerin soykırıma uğratıldığından bahseden Zülfü Livaneli…

“Türkler bir milyon Ermeni’yi kesti, kırk bin Kürt’ü biçti” diyerek Nobel ödülü alan Orhan Pamuk…

Ağrı’nın Derinliği’ni yazan, sözde Türklerin özde Ermenilerin yanında saf tutan Ece Temelkuran, bu bağlamda “İçimizdeki Fransızlar”ın ilk akla gelen isimleridir. İçimizdeki Fransız tamlamasını mecaz anlamda, deyim anlamında, Türklere Fransız kalmak mealinde kullandım.

Lejyon Dönor nişanı veya madalyası, Fransız milletine ve devletine üstün hizmetleri olanlara verilen seçkin bir nişandır. Bu nişan ile ilgili en genel ve herkesçe ulaşılabilecek bilgi şöyledir:

“Légion d’honneur, Napoléon Bonaparte’ın Birinci Konsül iken 19 Mayıs 1802 tarihinde imzaladığı bir kanun ile oluşturulmuş Fransız nişanıdır. 1804 yılının Mayıs’ında Fransa İmparatoru olan Napoléon Bonaparte, Haziran ayından itibaren kişileri bu nişanla ödüllendirmeye başlamıştır. Bu nişan bugüne dek Fransa’daki tüm yönetim rejimlerinde takılmaya devam edilmiştir. Légion d’Honneur, Fransız madalyaları arasında en tanınmış olanıdır. Grand-Croix (Büyük Haç), Grand-Officier (Büyük-Subay), Commandeur (Kumandan), Officier (Subay), Chevalier (Şövalye) olmak üzere beş sınıfa ayrılmaktadır.”

Sormadan ve düşünmeden geçemeyeceğimiz husus, bu seçkin madalyaya üç kez layık görülen Yaşar Kemal ve devamında yakın zamanda bu ödüle layık görülen Elif Şafak’ın, riyakarlık ve yalanla Türk milletini karalayan Zülfü Livaneli’nin, siyasi ve yalan beyanları ile Türk milletini yaralama ve karalama pahasına Nobel alan Orhan Pamuk’un, Fransız ve Hristiyan/Yahudi dünyasına ne gibi büyük hizmetleri oldu da bu ödüllere, madalyalara layık görüldüler acaba?

Dünyanın en çok okunan yazarı unvanına sahip olan, eserleri Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk gibi 40 dile değil 200’ün üzerinde dünya diline çevrilen Cengiz Aytmatov’un bu tür ödüller almadığını biliyoruz…

Kime ait olduğunu bilmediğim bir atasözü der ki:

“Beni bir kez aldatıyorsan sen aptalsın. İkinci kez aldanıyorsam ben aptalım.”

Kimse Türk milletine saf ve aptal muamelesini reva görmesin, bilinç yitimine (afazi) uğrayan Türk milleti titresin kendine dönsün.

Okuma isteğini ve yeteneğini yitirdiği için özü itibarıyla da olsa, kısa kısa da olsa kendisine yapılanları bilsin artık…

Ali Özsoy’un Balkanlar’da Türk Soykırımı isimli kitabını okurken aklıma hep o meşhur şiirdeki hitap geldi: “Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak” Ali Özsoy da Türk tarihine bir sütun dikiyor ve şöyle diyor: “Dur arkadaş! Türk’ün tarihini böyle dümdüz okuyup geçemezsin, oradaki acıları/soykırımları gör, duy ve hisset bakalım.” Bir tarih araştırmacısı olarak, “Türk Soykırımı” ifadesinin kitap adı olarak kullanılması beni heyecanlandırmıştı.
Ali Özsoy’un araştırmaları ve hesaplamalarına göre 350 yıllık Balkan Soykırımı’nda 8 milyondan fazla Türk yerinden yurdundan olmuş 2,5 milyondan fazlası ile katledilmiştir.
Previous Post

Dili olmayan topluluklar milletleşemez

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.