No Result
View All Result

Enver’in hayali, Mustafa Kemal’in gerçeği

Ahmet Buğra Öksüz by Ahmet Buğra Öksüz
4 Ağustos 2026
in GÜNLÜK
0
Enver’in hayali, Mustafa Kemal’in gerçeği

Enver Paşa’nın ölümünün üzerinden 104 yıl geçti. 4 Ağustos 1922’de Türkistan’ın Belcivan bölgesinde, Bolşevik kuvvetleriyle çarpışırken hayatını kaybeden Enver Paşa, aradan geçen bunca zamana rağmen Türk siyasal hayatının en tartışmalı isimlerinden biri olmayı sürdürüyor. Kimi çevrelerde büyük bir kahraman, kimi çevrelerde ise Osmanlı’nın son dönemindeki felaketlerin başlıca sorumlularından biri olarak görülüyor. Oysa tarih, kahramanlar ve hainlerden oluşan basit bir hikâye değildir. Enver Paşa’yı anlamak için, onu yaşadığı dönemin şartları içinde değerlendirmek, fakat bunu yaparken siyasi ve askerî tercihlerinin sonuçlarını da görmezden gelmemek gerekir.

Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüş döneminin çocuğuydu. Balkanlar elden gidiyor, Trablusgarp işgal ediliyor, büyük devletler Osmanlı topraklarını paylaşmak için planlar yapıyor, imparatorluğun farklı bölgelerinde milliyetçi hareketler güçleniyordu. Bu ortamda yetişen genç subayların temel meselesi belliydi: Devlet nasıl kurtarılacaktı? Enver Paşa, bu soruya büyük bir idealizm ve büyük bir cesaretle cevap verdi. Fakat zaman içerisinde bu idealizm, gerçekliğin sınırlarını aşan bir siyasi anlayışa dönüştü.

Enver Paşa’nın siyasi çizgisini yalnızca kişisel hırslarla açıklamak doğru değildir. O, imparatorluğun dağılmasını engellemek isteyen bir kuşağın temsilcisiydi. Ancak tarihin acı tarafı şudur: Bir devleti kurtarma arzusu, tek başına doğru politikayı üretmez. İttihat ve Terakki kadroları, Osmanlı’yı ayakta tutmak için mücadele ederken kendilerini kısa sürede Birinci Dünya Savaşı’nın içinde buldular. İmparatorluğu kurtarma iddiası, sonunda imparatorluğun daha büyük bir yıkımla karşı karşıya kalmasına neden oldu.

Enver Paşa denildiğinde akla gelen en ağır başlıklardan biri şüphesiz Sarıkamış’tır. 1914-1915 kışında gerçekleştirilen Sarıkamış Harekâtı, Osmanlı tarihinin en büyük askerî trajedilerinden biri olarak hafızalara kazındı. Binlerce Mehmetçik ağır kış şartları, hastalık, açlık, yorgunluk ve savaş koşulları nedeniyle hayatını kaybetti. Sarıkamış’ın bütün sorumluluğunu tek bir kişinin üzerine yıkmak tarihsel açıdan yetersizdir; dönemin lojistik imkânsızlıkları, ulaşım sorunları, askerî koşullar ve Rus ordusunun durumu da hesaba katılmalıdır. Fakat bu gerçekler, Enver Paşa’nın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Çünkü devlet yönetmek ve orduya komuta etmek, yalnızca iyi niyet ve cesaret değil, alınan kararların sonuçlarının sorumluluğunu da taşımaktır.

Enver Paşa’nın en önemli tarihsel açmazlarından biri de burada ortaya çıkar. Büyük bir ülkünün peşindeydi. Fakat ülkü ile gerçeklik arasındaki mesafe açıldıkça siyaset de tehlikeli bir maceraya dönüşebilir. Turancılık ve Türk dünyasını geniş bir siyasi birlik altında toplama düşüncesi, dönemin koşulları içerisinde güçlü bir heyecan yaratmıştı. Fakat tarih, yalnızca arzularla değil güç dengeleriyle, ekonomik imkânlarla, askerî kapasiteyle ve somut şartlarla ilerler. Büyük haritalar üzerinde çizilen siyasi hedeflerin gerçek dünyada karşılığı bulunmayabilir.

Bu noktada Enver Paşa ile Mustafa Kemal Atatürk arasındaki tarihsel fark belirginleşiyor. İkisi de aynı dönemin askerleriydi. İkisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşüne tanıklık etti. İkisi de Türk milletinin bağımsızlığını ve geleceğini düşündü. Ancak bu iki büyük asker, aynı tarihsel soruna farklı cevaplar verdi.

Mustafa Kemal’in büyüklüğü yalnızca savaş meydanlarında kazandığı zaferlerden kaynaklanmaz. Onun asıl büyüklüğü, siyasette gerçekliğin ne olduğunu görebilmesinde yatmaktadır. İmparatorluk çökmüştü. Mustafa Kemal, yeni bir imparatorluk kurmaya çalışmadı. Kaybedilmiş toprakların peşinde yeni maceralara atılmadı. Anadolu’da elde kalan vatanı temel aldı ve mücadeleyi buradan başlattı. Misak-ı Millî, işte bu gerçekçi anlayışın siyasal ifadesiydi.

Enver Paşa’nın ufku Türkistan’a kadar uzanıyordu. Mustafa Kemal’in ilk hedefi ise Anadolu’nun bağımsızlığıydı. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, yalnızca bir strateji farkı değildir. Aynı zamanda iki farklı siyaset anlayışının farkıdır. Biri büyük bir tarihsel ülkünün peşinden giderken, diğeri mevcut şartları doğru okuyarak mümkün olanı gerçekleştirmeye yönelmiştir. Sonuçta tarih, hangisinin daha kalıcı bir başarıya ulaştığını göstermiştir.

Enver Paşa’nın Osmanlı’nın yenilgisinden sonra Türkistan’a yönelmesi de bu açıdan önemlidir. Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde Millî Mücadele yürütülürken Enver Paşa Orta Asya’ya geçti ve Basmacı hareketinin içinde yer aldı. Türkistan’daki mücadeleye katıldı ve 4 Ağustos 1922’de Belcivan yakınlarında hayatını kaybetti. Enver Paşa’nın ölümü, onun hayatındaki büyük çelişkinin de son noktasıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtarılması için yola çıkan bir Osmanlı paşası, ömrünün sonunda imparatorluğun çok uzağında, Türkistan topraklarında savaşıyordu.

Üstelik tarihin ironisi burada daha da büyüktür. Enver Paşa’nın Türkistan’da öldüğü günlerde Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve Türk ordusu Büyük Taarruz’un arifesindeydi. Bir tarafta Türkistan’da sonuçsuz kalan bir mücadele, diğer tarafta Anadolu’da başarıya ulaşmak üzere olan bir bağımsızlık savaşı vardı. Birkaç hafta sonra Büyük Taarruz başlayacak, 9 Eylül’de İzmir kurtarılacak ve Türk milletinin bağımsızlık mücadelesi kesin bir zaferle sonuçlanacaktı.

Bu nedenle Enver Paşa’yı değerlendirirken asıl mesele, onu kahraman ilan etmek ya da hain ilan etmek değildir. Asıl mesele, onun hayatından tarihsel bir ders çıkarabilmektir. Enver Paşa’nın cesareti ve vatan sevgisi teslim edilebilir. Fakat bu, onun siyasi ve askerî tercihlerinin eleştirilmesine engel değildir. Tarihî şahsiyetleri putlaştırmak, tarih bilinci değil, tarih romantizmidir.

Enver Paşa’nın yeniden romantikleştirilmesinin de üzerinde düşünmek gerekir. Büyük Osmanlı haritaları, fetih hayalleri, geçmişin ihtişamını yeniden kurma söylemleri ve Türk dünyasını siyasi bir genişleme projesi üzerinden okuyan yaklaşımlar zaman zaman yeniden gündeme getiriliyor. Oysa Cumhuriyet’in kurucu aklı bize başka bir şey söylüyor: Türkiye’nin gücü, geçmişin sınırlarını yeniden çizmekte değil, kendi bağımsızlığını ve egemenliğini sağlamlaştırmaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı tam olarak budur. O, Türk milletine kaybedilmiş bir imparatorluğun nostaljisini değil, bağımsız bir Cumhuriyet’in geleceğini verdi. Saltanatın yerine millî egemenliği, kulluğun yerine yurttaşlığı, ümmet anlayışının yerine ulus bilincini, dogmanın yerine aklı ve bilimi koydu. Cumhuriyet’i yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, Türk milletinin kendi kaderini kendi ellerine almasının adı olarak kurdu.

Enver Paşa’nın ölümünün 104. yılında bugün yapılması gereken, onu ya göklere çıkarmak ya da yerin dibine sokmak değildir. Onu anlamaktır. Çünkü Enver Paşa, Osmanlı’nın son döneminin bütün umutlarını, korkularını, cesaretini ve yanlışlarını üzerinde taşıyan tarihsel bir figürdür. Onun hayatında Türk milletinin bağımsızlık arayışının önemli bir parçasını görmek mümkündür; fakat aynı zamanda gerçekçilikten kopan siyasetin nasıl ağır sonuçlara yol açabileceğini de görmek mümkündür.

Enver Paşa’nın hayatı, bize hayal ile gerçek arasındaki farkı gösterir. Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı ise gerçekliğin nasıl büyük bir ülküye dönüştürülebileceğini. Enver Paşa, büyük bir ülkünün peşinden Türkistan’a kadar gitti ve orada hayatını kaybetti. Mustafa Kemal Paşa ise Anadolu’nun gerçeklerinden hareket ederek Türk milletinin bağımsızlığını örgütledi ve Cumhuriyet’i kurdu.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, kaybedilmiş imparatorlukların haritalarını yeniden çizmek değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; bağımsız, laik, bilimsel, üretken, güçlü ve egemen bir Cumhuriyet’i geleceğe taşımaktır. Çünkü bizim tarihimizde asıl büyük zafer, kaybedilen toprakları geri alma hayali değil, elde kalan vatanı bağımsızlaştırarak yeni bir devlet kurabilmektir.

Enver Paşa’yı anarken tarihimizin bu acı ve öğretici sayfasını unutmamalıyız. Çünkü tarih yalnızca geçmişi anlatmaz; bugünün siyasetçilerine de yol gösterir.

Ve 104 yıl sonra hâlâ aynı sorunun önündeyiz:

Milletler tarihlerini hayallerle mi, yoksa gerçekleri doğru okuyarak mı kurar?

Türk milletinin bu soruya verdiği en büyük cevap, 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’tir.

Previous Post

Kürtçüler, Şah İsmail’i bir Facebook paylaşımıyla Kürt ilan etti!

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.