Resmi Gazete’de yayımlanan kararname ile Adalet Bakanlığı görevine Akın Gürlek’in getirilmesi, Türkiye’de yargı bürokrasisindeki dönüşümü okumak açısından son derece kritik bir veri sunuyor. Bu atama, ani bir karar değil; yıllara yayılan, belirli davalarda alınan “risklerin” ve gösterilen “performansın” sistematik bir ödüllendirme mekanizmasıyla taçlandırılmasıdır.
Akın Gürlek ismi, kamuoyunda Sözcü davası, Canan Kaftancıoğlu kararları, İmamoğlu’nun tutuklanması ve AYM hükümlerini tanımamasıyla bilinse de; onun kariyerindeki asıl “sıçrama tahtaları”, siyasetin en kilitlendiği anlarda devreye girmesiyle oluşmuştur.
Bu kariyerin başlangıcı 31 Mart 2017 gecesi Gökçe Fırat davasıysa, zirveye çıkış bileti de Başsavcılık döneminde yürüttüğü “Belediye Operasyonları” olmuştur.
Kariyerin başlangıç noktası: 31 Mart gecesi ve Gökçe Fırat
Akın Gürlek’in yargı hiyerarşisinde hızla yükselmesini sağlayan “ilk büyük sınavı”, hukuk tarihine tartışmalı bir gece olarak geçen Gökçe Fırat davasıdır.
Hatırlanacağı üzere; Gökçe Fırat ve diğer gazeteciler, yargılandıkları davada tahliye edilmişti. Ancak bu tahliye kararı uygulanmadan, o gece devreye giren mekanizma ile gazeteciler cezaevi kapısından çıkamadan yeniden gözaltına alındı.
İşte o gece, “cezaevinden çıkmadan yeni suç isnadıyla tutuklama” gibi hukukta yeri olmayan bir yöntemi hayata geçiren mahkemenin başkanı Akın Gürlek’ti.
Gökçe Fırat’ı içeride tutmak için gösterdiği bu “özel inisiyatif”, Gürlek için bürokratik basamakların hızla açılmasını sağladı.
Başsavcılık dönemi: CHP’Lİ belediyelere operasyon ve İmamoğlu süreci
Akın Gürlek, Bakan Yardımcılığı görevindeyken, 2024 Ekim ayında sürpriz bir kararla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atandı.
Normal şartlarda Bakan Yardımcılığından Başsavcılığa geçiş bürokraside “tenzili rütbe” sayılabilir. Ancak zamanlama ve yaşananlar gösterdi ki, bu bir rütbe düşüşü değil, “sahada icraat görevi”ydi.
Nitekim Gürlek’in Başsavcılık koltuğuna oturmasıyla birlikte Türkiye siyasetini sarsan operasyonlar yaşandı:
CHP’li ilçe belediyelerine düzenlenen operasyonlar ve tabii ki en önemlisi: Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ile muhalif belediyeler yargı yoluyla oyun dışı bırakılmıştı. Bakan Yardımcısı olarak girdiği yargı bürokrasisinden, İstanbul’daki bu “kritik tutuklamalar”dan sonra Bakan olarak çıkması, sürecin tesadüf olmadığının en büyük kanıtıdır.
Muhalif basının “Gökçe Fırat” sansürü
Burada not düşülmesi gereken bir diğer vahim tablo ise, kendisini “muhalif” olarak tanımlayan basının tavrıdır.
Akın Gürlek’in Bakan olmasıyla birlikte, gazeteler Gürlek’in “mağdur ettiği isimler” listesini yayınlama yarışına girdi. Listelerde İmamoğlu var, Ahmet Özer var, Demirtaş var…
Ama bir isim ısrarla, inatla sansürleniyor: Gökçe Fırat.
Oysa Akın Gürlek’in kariyerindeki ilk ve en kritik “içtihat”, Gökçe Fırat davasında yaratılmıştır. Buna rağmen muhalif basının Gökçe Fırat ismini anmaktan korkması, sadece bir “unutkanlık” değil, bilinçli bir karartmadır.
Sonuç: Yargı nereye gidiyor?
Akın Gürlek ataması, Türkiye’de yargının artık “bağımsızlık” iddiasını tamamen terk ettiğinin ilanıdır.
Gökçe Fırat davasıyla başlayan, AYM kararlarını tanımamakla devam eden ve Ekrem İmamoğlu tutuklamasıyla son noktasına gelen bu kariyer çizgisi, artık Adalet Bakanlığı makamındadır.
Bu tablo, önümüzdeki sürecin hukuki değil, “operasyonel” bir akılla yönetileceğinin en net işaretidir.
Biz Türk Solu olarak, isimler değişse de gerçekleri söylemeye, Gürlek’in kariyer basamağı yaptığı mağduriyetleri, sansürlenen Gökçe Fırat adını ve yerel yönetimlere vurulan darbeyi tarihe not düşmeye devam edeceğiz.
Adalet kişilerin kariyer basamağı olduğunda, devletin temeli sarsılır. Bugün yaşadığımız tam olarak budur.

