No Result
View All Result

Kıbrıs’ta 51 yılın muhasebesi

Mutlu YILMAZ by Mutlu YILMAZ
18 Temmuz 2025
in GÜNLÜK
0
Kıbrıs’ta 51 yılın muhasebesi

İki gün sonra 20 Temmuz. Anavatan Türkiye’nin yalnızca Türklere değil tüm Kıbrıs halkına barış getirmek amacıyla duruma müdahale ettiği, kahraman ordumuzun yarım yüz yıllık bir aradan sonra göz yaşartıcı bir ihtişamla yeniden tarih sahnesine çıktığı kutlu günün yıldönümü.

20 Temmuz 1974 sabahı başlayan ve iki aşamalı olarak 16 Ağustos akşamına kadar süren Kıbrıs Barış Harekâtı, 1983’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanına giden süreçte en önemli kırılma noktasıydı. Bu bağlamda 1915 Çanakkale Savaşı’nı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda nasıl bir önsöz kabul ediyorsak, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nı da KKTC için bir önsöz kabul etmek isabetli olacaktır.

1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti üç ülkenin garantörlüğünde kurulmadan önce, ada zaten sürekli karmaşanın hüküm sürdüğü bir yerdi. Nitekim, 1931’deki Rum İsyanı ama özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası gerilemeye başlayan Britanya’nın iyice hakimiyeti kaybetmesi, bazı yerlerde iki büyük etnik grup arasındaki husumeti arttırmaya yönelik bilinçli ihmalleri ve 1950’de Rumların kendi aralarında yaptığı Enosis Referandumu, ileride yaşanacak ciddi savrulmalar hakkında bazı ipuçları veriyordu.

1960-1963 arası belki de tüm huzursuzlukların arasında sükûnetin sağlanabildiği istisnaî bir dönemdi. 1963’den itibaren ise tekerlek öylesine bir hızla dönmeye başladı ki, Türk Ordusu’na toslamadan durabilme imkanı yoktu. Adeta tarihi bir zorunluluk gibi on bir yıl boyunca yaşanan her olay Türkiye’yi adım adım müdahaleye yaklaştırdı.

Hiç kuşkusuz 1967’de Yunanistan’da yönetimi ele geçiren Albaylar Cuntası‘nın da bu süreçte önemli bir payı oldu. Cunta, Yunanistan’da olduğu kadar Kıbrıs’ta da Temmuz 1974’e kadar yaşanan tüm aşırılıkların ya doğrudan planlayıcısı ya da azmettiricisi oldu. Her şeyden önce Yunan halkını yedi yıl boyunca hiç de layık olmadıkları bir hayata mahkum etmiş, dünya kamuoyu önünde vaziyetin ne derece vahim olduğunu en azından görmek isteyenlere yeterince açık etmiştir.

Bu dönemde Yunanistan’ın önde gelen siyasi liderleri ya ev hapsine mahkum edilmiş ya da sürgün hayatına mecbur bırakılmışlardı. Kriyakos Mitçotakis (şimdiki başbakan) ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldiğinde henüz bebekti. Daha sonra Avrupa’ya göç ettiler ve diğerleri gibi 1974’te Cunta çökünceye kadar Yunanistan’a dönemediler. Cunta yönetiminin gözü o kadar dönmüştü ki, dünyaca meşhur büyük bestekar Theodorakis’i ve daha nice aydınları istenmeyen adam ilan etmişti. Çünkü büyük ülkü (Megalo İdea) sağlıklı insanlar gibi düşünebilmenin önünde ciddi bir engeldi. Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanma planı (Enosis) da bu sapkın ülkünün en önemli parçasıydı ve artık bir an önce harekete geçilmesi gerektiğini düşündüler.

İşte bu son plan onlar için ölümcül bir hata oldu. Mezalimin yedinci yılında, 15 Temmuz günü yaptıkları darbeyle birlikte iyice tırmanan şiddet olaylarının kıyım boyutuna varması ve devrik Cumhurbaşkanı Makarios‘un bile canını zor kurtararak sığındığı radyo istasyonunda yaptığı çağrı Türkiye için açık bir davet mektubu oldu.

Ve Türkiye’nin adaya gelişiyle beraber artık tüm dengeler tamamen tersine dönecekti. Deyim yerindeyse Türkiye bir vurmuş iki devirmişti. Çünkü yalnızca adadaki darbe yönetimini ortadan kaldırmamış, bu harekatın sonuçları karşısında Yunanistan’daki Cunta idaresi de dağılmıştı. En önemlisi Kıbrıs’ta bugünlere kadar sürecek olan barışı tesis etmişti. Dolayısıyla Barış Harekatı, adı gibi sonrasında bir barış anlaşmasını henüz getiremese de şu gün itibarıyla 51 yıllık bir ateşkesi sağlamış ve insanlık adına hayırlara vesile olmuştur.

Yıllar içerisinde Kıbrıs’ta ve dünyada çok şeyler değişti. Türkiye’de askeri darbe oldu ve darbe yönetimi Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşündeki çekinceyi kaldırdı. Yunanistan’ın önü böylece açılmış oldu, ayrıca 1981’de Avrupa Birliği‘ne tam üye oldular. Bu gelişmeler dolaylı olarak Kıbrıs’ı da etkiledi. 1983’e kadar süren arayışlarda nihai bir çözüm bulunamayınca Denktaş ve arkadaşları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. 2004’te ise çok tartışmalı bir biçimde Kıbrıs Rum Yönetimi (Tüm Kıbrıs’ı temsilen Kıbrıs Cumhuriyeti olarak) birliğe üye oldu. Türkiye, maalesef son kırk yıldaki kritik tüm dönemeçlerde ciddi hatalar yaptı ve büyük fırsatlar kaçırdı. Ancak yıllar geçip bir çözüm bulunamadıkça bu çözümsüzlük hali AB ve Kıbrıs Rum Yönetimi için de büyük sorunlar yaratmaya başladı.

Bu noktada emperyal güçlerin adanın gerçeklerinden kopuk bir biçimde eskiyi dayatmaları ise oldukça enteresandır. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye özel temsilcisi Tom Barrack‘ın tek devlet yaklaşımlarını bir kenara bırakacak olursak – son günlerdeki tuhaf çıkışları sayesinde ne kadar ciddiye alınır orası da ayrıca tartışılır – birçok yerde özerk yapıları teşvik eden emperyal rejim sözcülerinin Kıbrıs’ta buna yanaşmadığı da çok açıktır. AB’ye üyelik sürecinde Türkiye’nin sürekli karşısına çıkarılan Kıbrıs’ta “mülk sorunu” gibi esaslı bir başlık ortadayken zaten kimseler nasıl bir anlaşmanın sağlanacağını tarif edemiyor. Bu meselede AB zaten sabıkalı çünkü konu tamamen Birleşmiş Milletler nezdinde yürümekteyken Türkiye’nin üye olmadığı bir topluluğa, üstelik Annan Planı referandumunun sonuçlarını da tekzip edercesine tek taraflı olarak Kıbrıs’ı üye kabul etmişlerdir.

Açıkça ifade etmeliyiz ki, bugünün gerçeği konfederalist bir çözümü mecbur kılmaktadır. Buna göre öncelikle adada iki bağımsız devletin olduğu kabul edilecek ve o andan itibaren bu devletler ilerisi için bir federasyonun mümkün olup olmadığına bakacaklar. Aynı adayı paylaşan iki toplum bu şekilde devam edemez, elbette bir uzlaşı noktasını yakalamak zorundadırlar.

Kıbrıs’ta İsrail’in etkisi gitgide artıyor…

2010’lu yılların başından itibaren Akdeniz’de yeni hidrokarbon yataklarının keşfiyle birlikte mevcut statükonun değişeceği ve bunun çözüm yolunda bir fırsat olacağı düşünüldü. Evet, gerçekten de hem İsrail açıklarındaki enerjinin hem de Kıbrıs’ın yetki alanındaki (Afrodit sahası) enerjinin Türkiye üzerinden geçerek (alternatif olarak da Türkiye’yi by-pass ederek denizden Avrupa’ya bağlanacak bir diğer hatla) Avrupa’ya taşınması; yani ekonomik ilişkiler Kıbrıs’ta yeni bir başlangıç sağlayabilirdi fakat daha baskın karşı argümanlar neticesinde bu mümkün olmadı. Bunun üstüne Ekim 2023’teki İsrail saldırıları ve savaşın yayılması da eklenince bütün bu projeler rafa kalktı. Bunlara rağmen İsrail’in -özellikle de gayrimenkul alımı şeklinde sürmekte olan- Kıbrıs ilgisi Korona pandemisi, İsrail’in içtimai krizleri ve savaş gibi nedenlerle daha da artarak ada için tehdit edici bir hal almaya başladı. Kendisi aynı zamanda Kıbrıs kökenli bir siyaset bilimci olan İlay Aksoy’un bilhassa bu konulardaki çalışmalarını takip etmenizi öneririm.

Sonuçta İsrail ve Türkiye sıfır toplamlı bir oyunda karşı karşıya ve Suriye’deki üstünlüğünü de dikkate alacak olursak Türkiye bu tehdide göre yeni bir siyaset geliştirmek zorundadır.

Siyaset hangi esaslar üzerinde olmalıdır?

Küresel belirsizlik ve Ortadoğu’daki tehlikeli gelişmeler ışığında birincil olarak içerideki huzurun sağlanmasının şart olduğu çok açıktır.

Yani öncelikle iç cephe!

Geçmişte olduğu gibi gelecekte de Türkiye’nin en güçlü bir biçimde KKTC’nin arkasında olduğunu göstermesi yeterlidir. Burada asıl yanlış Türkiye’de bile bir karşılığı olmayan Siyasal İslam virüsünün empoze edilmeye çalışılmasıdır. Oysa oradaki sosyolojiyi az buçuk tanıyan herkes Kıbrıs’ta tarikatların bile oldukça mutedil hatta neredeyse seküler yaşam tarzına uyumlu bir yapıda olduğunu bilir.

Bir başka yanlış da halkın tercihlerine saygı göstermeme ve seçimlere müdahale etme girişimleridir. Bu tip girişimler oradaki yönetimin Rumlarla yapacağı müzakerelerde saygınlığına gölge düşürmek suretiyle yılların mücadelesini sabote etmekten ve ülkeyi sadece gayri hukukî ve gayri ahlaki olaylarla anılan bir suç adası haline getirmekten başka bir işe yaramaz.

Türkî cumhuriyetlerin bu yılın başında arka arkaya aldıkları Kıbrıs Rum Kesimi’ne büyükelçi atama kararlarını, duygusallığı bir kenara bırakarak biraz da bu iki büyük yanlışın penceresinden anlamaya çalışmak daha doğru olur. Herhalde bu ülkeler Türkiye’de bir ışık görmüş olsalardı 18 milyar avro karşılığında Avrupa’nın peşinden gitmezlerdi.

Bu vesileyle tüm KKTC halkının ve Türk Milletinin 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramını kutlar, şehitlerimizi ve hakka yürümüş gazilerimizi rahmetle anarken geride kalan mücahitlerimize sağlıklı ve uzun ömürler dilerim.

Previous Post

Bahçeli: Türk’e kör, teröriste ahraz

Next Post

Özgür Özel, nihayet Türk’ü hatırladı!

Next Post
Özgür Özel, nihayet Türk’ü hatırladı!

Özgür Özel, nihayet Türk’ü hatırladı!

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.