Eksik gözleme dayalı hatalı analizler ve muhakeme yetisi ön yargılarının tahakkümü altındaki kimselerin kasıtlı çarpıtmaları matematiğin kahredici ve sarsılmaz gücü karşısında yanlışlanmaya mahkûmdur…
Zaman zaman “Bu kadar ekonomik sıkıntı var madem niçin kafeteryalar ağzına kadar dolu?” ya da “AVMler insan seli, kriz nerede?” gibi mantığa bürünmüş cümleler duyarsınız. Şayet ortada masumane bir hükümet/rejim propagandası ya da polyanacılık niyeti yoksa bir parça zekâ kırıntısı taşıyan insan için bunlara şaşırmamak gerçekten de elde değil.
Bu zamana kadar hayatta kalabilmeleri bile mucize olan bu kimselere sormak lazım:
Kaynar suya kocaman bir buz kütlesi atmayı deneyimlemişler mi hiç? Buzun aslında ne kadar aciz olduğuna kanaat getirecek ya da şayet olaydan birkaç dakika sonra gelmişlerse bir kaynar su gerçeğinden bile haberdar olmayacaklardı muhtemelen…
Birkaç yıl önce İstanbul’a gelen Hindistanlı bir arkadaşın her gece İstiklâl Caddesi civarında gezdiririp ülkesine döndüğünde “Türkiye, Hindistan’dan daha kalabalık bir yer” demesi gibi bir komedi. Ya da akşamdan kalma patlak gözlü bir adamın bulutlu bir günün ikindi vakti ayıldığında gördüğü ıslak sokaklar karşısında “Kesinlikle yağmur yağmıştır” diye düşünmesi gibi… Kuşkusuz yağmur yağdığında sokaklar ıslanacaktır ancak sokakların ıslak olması yağmur yağdığına bir kanıt olmaz. ¹
Ayrıca ölçme-değerlendirme yaparken incelenecek olan her ne ise, tüm yönleriyle ele alınarak ve kesinlikle istatistik veriler çerçevesinde incelenmelidir. Salt gözleme dayalı çalışmalarla kesin yargıya varmak her zaman risklidir.
Kurban Bayramı’nda dokuz günlük tatil beklentisiyle bazı yurttaşların Yunan adalarına gitme furyası da bu hatalı bakış yüzünden yanlış değerlendiriliyor. Döviz o kadar kötü bir seviyede ve turizm esnafı öylesine zorlanmaktadır ki diğer faktörler de göz önüne alındığında Yunan adaları bile Ege kıyılarından daha cazip hale gelmeye başladı, öncelikle bunun altını çizelim. Ayrıca sormak lazım; Kaç insan bu bayramlarda giriş-çıkış yapmış ve nüfusa oranı nedir?
Fakat rejim bu çarpıklıkları sorgulamak yerine tatile gidenleri ayıplıyor. Ayıp olan bizatihi kendileridir! Yabancı turiste uçak bileti içinde satılan odalar kendi insanına “kazık” tarifeden itelenmeye çalışılıyorsa burada artık her şey beklenir. Zaten “Türk Milleti” diye bir hassasiyet taşıyor olsalardı bunu gümrük kapılarında görürdük en başta. İnsanlar bir şekilde Avrupa’ya gidelim dese ya aşağılayıcı vize şartına takılır ya da kapılardaki absürt sorgulamaya. Avrupa’dan gelen için ise böyle bir eziyet yoktur. Onlar uçağa biner ve keyifle tatillerini yaparlar. Bu arada son yıllarda Türkiye’deki pahallılığın ve ucuz dövizin onları da etkilediğini ifade edelim.
Türkiye’de basının içler acısı hali
Tamamen rejimin borazanı olmuş besleme basın, fonlanan gazetecimsiler ve sosyal medya çöplüğü kötü olan ne varsa onu ön plana çıkarmak için yarış halindedirler.
Milyonlarca insan açlık sınırının altındaki maaşlarla akşama kadar çalışıp evin yolunu zor bulurken ne tuhaftır ki, topluma zarardan başka bir şey getirmeyen tiplerin ve karanlık adamların “kara para aklama aparatı” olmuş görgüsüzlük timsali zavallıların vıcık vıcık hayatları örnek gösterilerek Türkiye’de ekonominin aslında çok kötü olmadığı ve şikâyetçi olanların nankör oldukları açıkça zikredilmektedir.
Bu çürüme, çelişkiler memleketi Türkiye’deki rejimle doğrudan ilintilidir. Sözgelimi kamu spotu adı altında sürekli dönen klipte “yasa dışı bahis oynamak ve oynatmak yasaktır” diyor. Yani “yasa içi” kumar oynayın, “Haracını verin ne yapıyorsanız yapın!” demek istiyor İslami hassasiyeti yüksek hükümetiniz(!) Tütün ve alkol mamülü için de aynı çelişkideler. Bir yandan “kullanmayın” diyorlar diğer taraftan bu tüketimden sağlam vergi topluyorlar. İşte bu mafyöz tutum her yerde sürüyor… Geçenlerde muhalif bir kanalda rastladığım RTÜK belgeselinde de tam bir rejim propagandası yapılıyordu. Ne güzel değil mi? Muhalif kanala ceza bahanesiyle belirli bir saat aralığında çöküyorsun ve kendi reklamını onlara yaptırıyorsun…
Önce de yazdım, bu vesileyle bir defa daha ifade etmeden geçemeyeceğim: Zalim yöneticilerin idaresi altındaki bir devlet, daha adil bir mafya teşkilatından bile daha acı vericidir insanlara.
Rejim yanlısı kanalların hakaretamiz hezeyanlarına alışığız zaten de, muhalif cenahta görünen medya organlarının da son günlerde ciddi yanlışlara düştüğünü gözlemlemekteyiz. Güya “Barış gelecek” furyasına onlar da kendilerini öyle bir kaptırmışlar ki, özel yayınlarda Kuzey İrlanda’daki IRA’nın ve Kolombiya’daki FARC gerillalarının silah bırakma sürecini çok ilginç bir biçimde PKK‘nın durumuyla karşılaştırıyor ve seyircilerini yanıltıyorlar. Oysa bu ülkelerin tarihi ve oralardaki ayrılıkçı hareketlerin ortaya çıkış hikâyeleri ile PKK’ninki çok farklı. Fakat PKK’nın son kırk yılın bir fenomeni olduğunu ve arka planda çok eskiye dayanan bir Kürt Uluslaşma Süreci’nin yürüdüğünü hatta süreç içinde PKK‘nın ideolojik çelişkilere düşerek kendi kendini bitirdiğini göremeyenler için bu yayınlar ciddi anlamda tuzak gibidir. Ayrıca bilinçsiz ama son derece sakıncalı bir biçimde “savaş” ve “iç savaş” ifadeleri kullanılmakta ki, bu konu özelinde Türkiye’de bir iç savaş beklemek Konya Ovası’nda sekiz büyüklüğünde deprem beklemek kadar uçuk bir beklentidir. Rejimin sakat uygulamaları yüzünden bir isyan patlayabilir belki ama bu aynı şey değil…
Bu arada PKK iyice zıvanadan çıkmış durumda ama yalandan “Barış” çağrısı ve tehditler arasında esas büyük balık kaçıyor. En son ABD Dışişleri Bakanı‘nın Suriye’deki rejimle ilgili açıklamalarından sonra ibre tekrar Rojava’ya ve aslında daha çok Barzani‘ye döndü. Kürt hareketleri kendi içlerindeki siyasi çekişmeleri iyi idare edebilmiş olsalardı, bugün belki daha iyi bir yerde olacaklardı. 2017’deki Kürdistan Bağımsızlık Referandumu‘nun ciddi bir stratejik zamanlama hatası olduğunu birçok kimse gibi ben de yazmıştım. Nitekim, o konjonktürde destek bulamadıkları gibi Irak Ordusu ve Haşdi Şabi tepelerine binmiş ve ayrıca üç yıldır kontrol altında tuttukları Kerkük‘ü de geri almıştı. Bütün bunlar yaşanırken KYB‘nin ve Kubat Talabani‘nin duruma kayıtsız kalışı da Kürt halkında, daha doğrusu o siyasi ülküdeki kitlelerde ciddi bir moral bozukluğu yaratmıştı.
Aradan neredeyse sekiz yıl geçti, IKBY ve Rojava’ya gün doğdu… Olayları sürekli soldan okuyup romatizm kasmaya gerek yok. Durum net: Rusya’nın ciddi bir gücü yok, Çin’in de şimdilik öyle. ABD bu yöndeki destek açıklamalarını en yetkili ağızdan yapıyorsa Türkiye’nin tüm ulusal güç unsurları da ona göre hazırlığını yapmalı ve “Terörsüz Türkiye” gibi gayri ciddi lafları bir kenara bırakılmalıdır. Benzer alarm durumu İran için de fazlasıyla geçerli.
Diplomatik skandallar bitmek bilmiyor
Daha önceki dışişleri bakanları döneminde olmuştu, şimdi de devam ediyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) diye bir idare Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınmıyor! O sebeple Türkiye’nin herhangi devlet görevlisinin oradaki kişilerle görüşmesi, nezaketen bile olsa selam alıp vermesi yanlıştır. Esasen bu “iki kere iki dört” kadar açık ama diplomasinin ne olduğunu anlamayanlar için son derece anlamsız hatta geri kafalı bir yaklaşım.
Putin ve Trump Doğu Avrupa’da seçim kaybetti…
Pazar günü Galatasaray’ın şampiyonluk patırtılarıyla aynı saatlerde Romanya‘da önemli bir seçim vardı. Nihayet Avrupa Birliği’nin desteklediği aday kazandı ve ABD değil belki ama Trump ve bilhassa Putin kaybetmiş oldu. İki buçuk ay kadar önce konu yine gündemdeydi ve Hitler‘in de seçimle geldiğini ama en büyük felaketleri yaşattığını hatırlatarak, ne olursa olsun demokrasi düşmanlarının mahkeme yoluyla da olsa engellenmesi gerektiğini savunmuştum.
Bir başka önemli seçimin ikinci turu önümüzdeki Pazar Polonya‘da. Gerçi burada Rusya yanlısı birinin kazanma şansı hiç olmadı. Hatta Ukrayna Savaşı’ndan doğan sıkıntılara ve göç sorununa rağmen Rusya düşmanlığı öyle korkunç bir düzeydedir ki, ne yaparlarsa yapsınlar Rusya ile Polonya bir araya gelemeyecektir. Polonyalı çok arkadaşım oldu ve kendileriyle “Rusya” adının geçtiği her konuşmada tepkiler hemen hemen konsensus halinde aynı derecede negatifti. İkinci Dünya Savaşı’nda kalan bazı izlerle ama nihayi olarak 2010 yılındaki uçak faciasıyla o yol tamamen kapandı.² Almanya’ya karşı ise özellikle son otuz yılda öyle bir nefret yok. Kaldı ki, Almanya’da son yıllarda ciddi artış gösteren yoğun bir Polonyalı nüfus var.
İngiltere’de ise yerel seçimlerin ardından sürekli servis edilen anketlerde ülkedeki parti sistemini bile ortadan kaldıracak kuvvette bir Reform UK popülizmi öne çıkıyor.³
Bu Trump-Musk ikilisi için olumlu ama parti lideri Nigel Farage‘ın agresif tutumu ve geçmişte ön ayak olduğu Brexit referandumuyla siyasette yaşanan kaos göz önüne alındığında Westminster demokrasisi için çanlar ikinci kez çalıyor demektir.
Dipnotlar:
1) Önermeler Cebri’nde ➡️ bağlacını işleyişi. Buna göre: [ p ➡️ q denk değildir q ➡️ p ]
2) Nisan 2010’daki uçak kazasında Polonya devlet erkânının neredeyse tamamı öldü. Yeterli delil bulunamasa da bu kaza toplumdaki Rusya antipatisini arttırmıştır.
3) Seçim sistemi değişmemesine rağmen ülkedeki “ikili parti” sistemi değişmeye yüz tutmuştur. Reform UK’ in Muhafazakar Parti’nin yerini alması zor gibi ama uzun vadede imkansız değil.

