No Result
View All Result

Körfez’deki hararet her yeri bunaltıyor

Mutlu YILMAZ by Mutlu YILMAZ
25 Mart 2026
in GÜNLÜK, HAFTALIK
0
Körfez’deki hararet her yeri bunaltıyor

Son birkaç gün içinde tarafların karşılıklı tacizleri, saldırılar, suikastlar ve yapay zeka destekli manipülasyonlar dışında sonuca etki edecek ciddi bir gelişme yok.

Aslına bakarsanız, ABD-İsrail terör konsorsiyumu açısından Körfez’deki Hark Adası’nın jeostratejik bir hedef olduğu ortadaydı ve beklendiği gibi buraya saldırı yapıldı. Sonuçta İran’ın petrol ihracatının %90’ı, İran anakarasının yaklaşık 15 mil açığında bulunan bu adadaki terminallerden yapılıyordu; yani son derece kritik bir öneme sahipti.

Fakat ABD’nin bu adaya yalnızca havadan taarruz ederek bir kenara çekilmesi yeterli olmaz. İçeriden rejimi yıkacak güçte bir hareketin başlamayacağı da artık neredeyse kesin olduğuna göre bu adayı işgal etmesi ve ardından İran’a bir kara operasyonu başlatması gerekiyor.

O halde nasıl bir plan üzerinden devam edilecek?

1991’deki Körfez Savaşı‘nda olduğu gibi, uçuşa yasak bölgeler ilan ederek İran’da zamana yayılmış bir “çöküş planı” pek tutarlı bir formül olarak durmuyor. Çünkü İran büyük bir ülke ve dünya da artık o eski dünya değil. Kaldı ki ABD-İsrail ikilisinin o kadar vakti de yok.

Hürmüz Boğazı’ndaki mücadeleyi de artık bu haliyle devam ettiremeyecekleri iyice belli oldu. Petrolün varil fiyatı Çarşamba günü bir nebze gevşedi ama artık 100 dolar üzerinde kalıcı gibi ve daha da yukarı tırmanma eğiliminde. Şimdi Trump, buradaki direnci kırmak için Çin’in de dahil olduğu “Hürmüz mağduru” ülkelere açıktan çağrıda bulundu. Açıkçası böyle bir çağrının herhangi bir geçerliliği yok. Zira İran, bu şekilde izinsiz giriş yapacak gemileri hedef almakta kararlı. Ayrıca Türkiye’nin de aralarında bulunduğu “tehdit olmayan” ülkeler için petrol sevkiyatı anlamında bir risk olmadığı da yine İran yönetimi nezdinde ifade edildi. Öyleyse niye ABD’nin dolmuşuna gelsin bu ülkeler?

İsrail çok ısındı…
Yine son günlerde biraz da sosyal medyanın manipülatif etkisiyle İsrail Başbakanı Netanyahu’nun bir saldırıda öldüğü haberi ortalıkta dolaşmaya başladı. Evvelsi gece İsrail Başbakanlık Ofisi’nden gelen yanıt ise gündemin üst sıralarına yerleşmiş bu haberin kesinlikle yalan olduğu yönündeydi. Daha öncesinde servis edilen ve silinen bir haber yüzünden bu düzeltmeler ve açıklamalar ortalığı sakinleştirmeye yetmedi.

Evet, sonuçta savaşların bu şekilde algı yönetimini içeren propaganda cephesi de var. Muhtemelen Netanyahu ölmedi ama uzun süren bu savaşlar ve terör tehditleri İsrail toplumunu bir hayli bunaltmış ve ruh halini bozmuş durumdadır.

Unutmayalım ve en başa, 7 Ekim’deki Gazze provokasyonu öncesine gidelim. Zaten pamuk ipliğine bağlı Netanyahu hükümeti, yargı üzerindeki birtakım tahakkümleri, hukuk tecavüzü ve usulsüzlükler yüzünden sarsılmaktaydı. Buna mukabil, demokratik hassasiyet taşıyan halkta ise bu baskıcı yönetime karşı ciddi bir itiraz vardı. Ama maalesef dünya politikaları, bugün dahi demokratik ve başka toplumlarla da bir arada barış içinde yaşamaya istekli yığınların talepleri doğrultusunda değil, bir avuç “seçilmiş” ama medeniyetten nasibini almamış yamyamın arzuları çerçevesinde şekilleniyor.

İsrail saldırganlığının önü alınamıyor. İşte gördük, en son İran saldırıları devam ederken ve Amerikalıları bu yönde kışkırtırken bir yandan da Suriye’ye ve Lübnan’a ağır biçimde saldırıyorlar.

Suriye’de zaten yönetim ele geçirilmiş durumda. Ama Lübnan’da Hizbullah bahanesiyle eşi benzeri görülmemiş saldırılar düzenlendi ve aralarında akademisyenlerin de bulunduğu 700’den fazla insan öldü.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde bu konu konuşuldu. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de açıklama yapmak durumunda kaldı. Çok cesur açıklamalar değildi bunlar ama en azından İsrail’i uyardı ve taraflara sukûnet çağrısında bulundu.

Oysa ki bu konuda tek suçlu İsrail yönetimidir ve tarafları sükûnete çağırmak çözüm falan değildir. İsrail’e söylenecek tek bir cümle vardır: “Saldırgansınız ve sonuçlarıyla yüzleşeceksiniz.” Bu yapılamadığı, daha doğrusu BM’nin bu anlamda bir hükmü kalmadığı için her söz havada kalıyor haliyle.

Ancak, İsrail’de halk bu kadar yüksek bir tansiyonu daha ne kadar kaldırır bilinmez. İran’da işler kötü gittikçe ve İsrail’de yeni hedefler vuruldukça işin rengi değişecektir.

Savaşta mollalarla bir anlaşma zemini görmemelerini anlıyorum. Zaten rejim değişmeden yapılacak her türlü hareketin bu ikili için fiyasko olduğunu daha öncesinden belirtmiştim. O esas üzerinde bir sapma söz konusu değil. Fakat üçüncü haftaya girdiğimiz şu anlarda savaşa ve savaş haberlerine karşı dünya genelinde yavaş yavaş bağışıklık geliştirildiğini görüyorum. Elbette bu, insanlık adına kötü bir şey ama artan petrol kriziyle beraber oluşan bu hava, İran’daki rejim için lehte bir durumdur.

İlber Ortaylı’yı uğurlarken
Bilim insanlarını ve aydın sorumluluğu taşıyan insanları diğerlerinden hatta ortalama bir politikacıdan ayıran önemli bir detay vardır. Bugün yaptıkları ve söyledikleri her şey için, ileride ve hatta kendilerinden sonra bile olumlu ya da olumsuz eleştiriler alacaklarının bilinciyle hareket ederler. Aslında daha geniş bakacak olursak, duruma göre söyle(ye)medikleri ve yap(a)madıkları için de sorumlu tutulacaklardır.

İşte İlber Ortaylı, tam da bu hassasiyetleri taşıyan ilkeli bir Türk aydını ve yurt dışında da akademinin önünde saygıyla edildiği büyük bir tarihçiydi. Onun siyasi erke yaranma kaygısı olmadığı gibi, dayatılmaya çalışılan küresel yalanlara karşı da hep söyleyecek bir sözü olmuştur.

Türkiye’de geniş çevrelerce çok sevildi; özellikle gençlerin tarihe olan ilgisinin artmasında emeği büyüktür. Herhangi bir kitabını araladığınızda içerik olarak son derece zengin fakat üslup olarak da bir o kadar sıcak sohbete dalmış gibi hissettir insanı. İstanbul’da olduğum zaman İlber hocanın kitabıyla, o her yerine tarih kokusu sinmiş Divanyolu boyunca Beyazıt’tan Eminönü’ne kadar yürümek, hatta mümkünse bir küçük kahvecide oturup birkaç sayfa okumak bambaşka bir lezzetti.

Aslında İstanbul’da değilsem bile kitabın kapağını açtığımda o lezzeti hissedebiliyorum. Mekânın önemi var mı? Peki zamanın ölçüsü ne? 1453’de mi yoksa 1908’de mi yapıyoruz o yürüyüşü? Bence İlber Ortaylı’nın anlatımıyla hepsi de güzeldi ve güzel kalacak.

Büyük Türk münevveri ve Türk gençliğinin sevgili “İlber Hocası”, İlber Ortaylı’yı rahmetle anıyorum. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Previous Post

İran Savaşı’nda antiemperyalizm neyi örtüyor?

Next Post

Emperyalizm, savaş ve barış denklemleri

Next Post
Emperyalizm, savaş ve barış denklemleri

Emperyalizm, savaş ve barış denklemleri

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.