No Result
View All Result

Laiklik tartışmalarının gölgelediği başka gerçekler

Mutlu YILMAZ by Mutlu YILMAZ
23 Şubat 2026
in GÜNLÜK
0
Laiklik tartışmalarının gölgelediği başka gerçekler

Son günlerde ısrarla tırmandırılan laiklik tartışmaları üzerinden bir noktaya özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Aslında laiklik vurgusuyla yapılan çağrılar, dine saldırı olayı olmadığı gibi çok masumane görünen “muhafazakar refleks” de dini hassasiyet taşımanın oldukça ötesindedir.

Meseleye Türkiye özelinde, biraz da Fransız İnkılabı’ndan model alarak bakıldığında laiklik ilkesinin ulusal egemenliğin en güçlü payandası olduğu görülür. Tarihsel koşullar 1789’da nasıl idiyse 1923’de de genel olarak aynıdır. Hatta son yüz yıllık zaman zarfında dahi bu çerçevede değişen pek bir şey yoktur.

Çünkü en temelde tartışma şudur:

Bir halk iktidarı mı olacak yoksa halka rağmen emperyal bir vizyonla mı devam edilecek?

Emperyal vizyon, kaçınılmaz olarak yurttaşlık temelli örgütlenme modelini reddedecek ve rejimini ayakta tutacak birinci halkayı, yani 18.yy aristokrat sınıflarına benzer bir ayrıcalıklı sınıfı önceleyecektir. “Monarşik bir rejim gelir mi ya da yeni tek adam (neo patrimonyal sultan), mevcut rejimini kökleştirebilir mi?” den ziyade asıl mesele, rejime eklemlenmiş yeni egemen zümrenin öne çıkarılmasıdır. Böyle bir yeni düzende örgütlenme, ulus devlet modelinin tam tersine dini aidiyetler üzerinden olacaktır; dolayısıyla laiklik ilkesi, esaslı bir ayak bağıdır.

Kuşkusuz, ulus devlet modeline yönelik tehditler yalnızca rejimin doğrudan destekçisi tarikatlar üzerinden gelmiyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi de Fener Rum Patrikhanesi‘nin yaklaşımlarıdır. Nitekim, Haziran 2024’teki yazımda Patrikhane’nin girişimlerinin ve protokollerdeki yeri üzerinden yaşanan diplomatik skandalların artık bir tehdit boyutuna vardığına dikkat çekmiş; Lozan Anlaşması’na rağmen ve ısrarla yapılan girişimlerin tümünün cumhuriyetin niteliklerine aykırı olduğunun hatta devletin varlığına ve birliğine “şirk koşmak” anlamına geldiğinin altını çizmiştim.¹

Çünkü Lozan’la birlikte Patrikhane, 1453’den beri süregelen ayrıcalıklı statüsünü kaybetmiştir ve o günden itibaren bulunduğu konum itibarıyla yalnızca Fatih Kaymakamlığı’nın ilgi alanındadır. Elbette bu herhangi bir aşağılama değil, bilakis Cumhuriyet’in doğal bir sonucuydu. Fakat bu hakikate rağmen her fırsatta Patrikhane’ye Papalık payesi verilmeye çalışıldı ve uluslararası birçok platformda “Ekümenik Patrik” ünvanını kullanması sağlandı. Türkiye’yi gasp eden rejim ise bu garabet karşında henüz bir adım atmış değil.

Tabii bu arada, yakın zamanda Tom Barrack ağzıyla ifade edilmiş bir Amerikan planının işlemekte olduğu da artık iyice netleşti. Daha önceleri çeşitli vesilelerle ifade ettiğim gibi Türkiye’deki rejim burada Amerikan emperyalizmiyle zımnî bir anlaşma içerisindedir ve Osmanlı Millet Sistemi’ni 21.yy koşullarına uygun biçimde yeniden tesis edebilme yolunda da ciddi bir ilerleme sağlamış bulunmaktadırlar. “Terörsüz Türkiye” söylemiyle yapılan anayasa çalışmalarında da aslında bunun ipuçlarını görebilirsiniz. Yani, “İş din ile alakalı değil” derken o ara ıskalanan asıl tehdidi, yani Türkiye’nin üniter yapısına ve ulus devlet modeline yönelik tehdidi de vurgulamak gerekiyor.

Hiç şüphesiz, Siyasal İslam bunları bilmediğinden değil, biraz da işine geldiği için o emperyal planda hareket ediyor. Tekrar ifade etmek gerekirse; Siyasal İslam bir şeyin yenisini yapmayı bilmez ama olan şeyi yıkmakta mahirdir.

Tüm bunlardan hariç olarak, daha dar çevrelerce teolojik düzlemde bir şeriat tartışması sürse bile, bir yönetim modeli olarak toplumun o yönde bir talebinin olmadığı, yine birçok kamuoyu araştırması neticesinde ortaya çıkarılmıştır. Oysa propaganda aygıtı televizyon kanallarında halka dizi film diye sundukları basitlikten, rejimin tüm aparatlarıyla yepyeni bir kavga arayışında olduğu anlaşılıyor, ki son günlerin tartışmalarında bir odak noktası da budur.

Ancak bu seferki eylem, geçmişteki gibi seçim hazırlıkları için yapılan eski tip ajitasyonlardan farklı. Vaziyet daha ciddi, zira artık açıktan kavga arıyorlar; biraz daha güçleri yetse ya da gözlerini biraz daha karartsalar, kendileri gibi düşünmeyen veya sakıncalı olarak gördükleri kim varsa bezdirmeye ve en sonunda kaçırtmaya çalışacaklar.

Halkın ezici çoğunluğu nazarında bunların bir karşılığı yok, o yüzden de çok dikkate alınmıyorlar ancak bu son girişimi dikkate almakta yarar var.

Yapmaya çalıştıkları şey, düşük yoğunluklu bir “pogrom” denemesidir ve geniş toplum kesimlerini yıldırabildikleri ölçüde ve dahası kaçabilenler kaçtıkça, kalanlar üzerindeki tahakkümleri daha da artacak. Halihazırdaki zorbalıklarından bu çok açık görülmektedir.

Dipnot:
“Ulus devlete karşı bir komplo”, 28 Haziran 2024

Previous Post

Apo, ayağına gazeteci istetmiş. Kim gitsin?

Next Post

Küreselleşmenin üst aşaması: Şehir devleti iktidarları

Next Post
Küreselleşmenin üst aşaması: Şehir devleti iktidarları

Küreselleşmenin üst aşaması: Şehir devleti iktidarları

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.