İzmir’deki grevin bayram tatili başlamadan sona erdirilmesi isabet oldu ve geçen haftaki yazıda ifade ettiğim gibi rejimin hevesi kursağında kaldı. Eğer olay çözülememiş olsaydı, bu Cumhuriyet Halk Partisi için ciddi bir sıkıntı olacaktı emin olun. Ama nifak sokmaktan yine de geri kalmıyorlar. Dolayısıyla hak arayışı bir yana, grev fırsat bilinerek partiye çekilen operasyondan çıkarılacak çok büyük dersler var.
Operasyonlar hiçbir zaman bitmedi, bitmeyecek. Evet, rejimin artık halkta pek bir karşılığı yok ama yargı sopası ve diğer güç unsurları ellerinde olduğu sürece her yolu deneyecekler. Basketbolun son saniyeler taktiği gibi sürekli bir engel çıkartarak oyunu, yani çoktan bitmiş olması gereken siyasî ömürlerini uzatmaya çalışacaklar. Bu çabaların pek fayda etmeyeceği ortadadır ama başka çareleri de yoktur.
CHP’ye olağanüstü kurultay üzerinden yapılan kayyum tehdidinin zaten ciddi bir dayanağı yoktu ama son olarak Erk Acarer‘in paylaştığı ses kaydıyla o iş iyice açığa düştü. Gerçi otoriter rejimlerin karakteristiğidir bu; Sonuna kadar hukuku esneterek, gerektiğinde çiğneyerek amaç hasıl oluncaya kadar saldırmak! Kuşkusuz bu saldırganlıkla sonlarına daha hızlı koşuyorlar. Ve o sonda 2017 referandumu dahil tüm gasp ettiklerinin hesabı sorulup, altlarındaki arabalarına kadar her şeylerini kaybettiklerinde hissedecekleri pişmanlık onları kurtarmayacak.
Modern Çağ’da haraç böyle kesiliyor…
Ekonomi o derece felaket ki, zaten halkından tamamen kopmuş otoriter rejim en olmadık yollarda anlamsız hız tahditleri tanımlayıp radarlar yerleştirerek, başka hiçbir memlekette görülmemiş ölçüde milleti haraca bağlamaktan çekinmiyor. Bu tür uygulamalar insanları daha çok yormaktan ve stres yüklemekten başka bir işe yaramaz, yorgunluk ve stresin de trafikte ne gibi sonuçlar doğuracağı malum. Nitekim yapılacak küçük bir yapay zeka sorgulamasında bile, bu bayram ile bir önceki bayramın kaza istatistikleri arasında dikkate değer bir fark olmadığı görülüyor.
Bir de tabii “cumhurbaşkanı hukuk bürosu” garabeti var. Rejime dair en ufak eleştiride bile hakkınızda hakaret davası açılıyor. Yani insanları bezdirinceye kadar her türlü onlardan faydalanmak, paranın tükendiği yerde de yine önce onların kanını emmek… Şu anda yaşadığımız tam olarak budur. Şimdi bütün bunların üzerine Özgür Özel savcıya bir eleştiri yönelttiğinde rejim yandaşı besleme basında “Devletin savcısı tehdit edilemez” diye zırlıyorlar! Pardon da hangi devlet? Ortada ancak bir parti devletinden söz edilebilir ve bu ortamda savcının da neyin savcısı olduğu çok açıktır…
Esir aldıkları bu devleti tam istedikleri kıvamda dönüştüremediler. Zaten böyle bir kabiliyetlerinin olup olmadığı da tartışmalı. Güncel başlık yeni anayasa hazırlığı. Sandığa gitmek şu ortamda riskli olduğundan ve zaten ellerinde 2028’e kadar süre olduğundan 400’ü bularak mecliste yapacakları yeni anayasa oylamasıyla muhalefeti sindirmek isteyecekler. Fakat Türkiye’yi öylesine bir labirente soktular ki, bunlarla müzakere ederek Türkiye’ye bir çıkış yolu bulma ihtimali kalmamıştır. Siyaseten silinmeleri tek çıkar yoldur. Dolayısıyla Kutup Yıldızı gibi hep doğruyu gösterecek bir kılavuz var elimizde; Bunlar ne diyorlarsa karşı çıkmak, tersine hareket etmek.
İnsanlık can çekişiyor…
İsrail’den gelecek her türlü melaneti göze alarak Gazze’ye yelken açmış Madleen kahramanlarının alınlarından öpüyorum. En nihayetinde tekneye baskın yapıldı ve bu 12 cesur yürek ülkelerine iade edilmek üzere gözaltına alındı. Pek tabii eylem sayesinde ciddi bir ses getirilmiş oldu ve bu anlamda bir başarıdan söz etmek mümkün. Fakat aynı biçimde devamını getirmeye çalışmak Mavi Marmara olayındakine benzer daha ciddi riskler içerebilir. O nedenle beklemek ve paramiliter güçlerle farklı yollar denemek daha doğrudur.
Türkiye’nin de Orta Doğu özelinde özellikle bir sıfır toplamlı oyunda İsrail’le karşı karşıya geldiğini yani birinin kazanan diğerinin kaybeden olacağını söylemiştik. Aslında bugünkü rejimden sadece bağırmak dışında başka bir şey beklemiyoruz ama çok uzak olmayan bir gelecekte reel politiğin gereği olarak İsrail ile bir çatışma İhtimal dahilindedir.
ABD’deki rahatsız vaziyet ve Japonya’daki göçmen komplikasyonları…
Trump gibi insanlar vardır… Maddi güçleriyle doğru orantılı cehaletin verdiği bir cesaretle her yerde hayatı daha eziyetli bir hale getirirler. Geçenlerde Alman şansölyesi ziyaret sırasında Trump’a dedesinin nüfus kaydını verdi. Bu anlamlı bir mesajdı fakat güya göçmen karşıtı olan bu adam ABD’nin o kısacık tarihini hatta kendi aile şeceresini bile görmek istemiyor.
Onca katliamın sorumlusu oldukları halde utanmadan Los Angeles’taki protestoları kırmak için daha büyük güç kullanmaktan bahsediyorlar. Sonuçta California Valisi ile federal hükümet karşı karşıya geldi. Bakınız bu ilk değil, son da olmayacak. Esasen Trump gibi adamların olduğu yerlerde durum çok açık; Karşıda kim varsa o haklıdır. Çünkü bu tip adamlar için para her şeydir. Daha büyük paranın kokusunu aldığında İsrail’e bile sarabilir, kuşkunuz olmasın.
Elon Musk ile kavgasında da aynı şey geçerli.
Ayrıca, Musk yeni bir vizyonla bir mücadelenin içinde. Başarılı olur mu şu günden kestirilemez fakat işi zor, zira iki partiye dayalı mevcut sistemi de hedef alıyor. Ancak içerideki doktrinel kapışmada bir mevzi yakalayabilirse Amerikan müesses nizamının uzun yıllar belirleyici aktörü olabilir.
Ayrıca Musk, Epstein dosyasının Trump yüzünden açılamadığını öne sürdü ki, kuvvetle muhtemel doğru bir iddia. Nitekim, açık kaynaklardan Trump’ın o iğrenç adamla ne kadar yakın bir arkadaşlık içinde olduğu da görülebilir.
Peki Japonya‘da ne oluyor?
Burası her daim en ufak bir şeyin dahi saygıyla ifade edildiği, disiplinli insanların ülkesi. 125 milyonluk bir ülkede sayıları ancak binlerle ifade edilebilecek apaçi sürüleri bu naif insanları bile çileden çıkarmaya başlamışsa işin ne boyutta olduğunu artık siz düşünün. Her fırsatta partilerinin bir “Türkiye partisi” olduğunu iddia eden politikacıların, bu rahatsızlık karşısında Türk makamlarını göreve çağırması ise oldukça düşündürücüdür. Gelen bilgilere göre, bir çoğu iltica başvurusunda bulunmuş yani Türk pasaportlarını yakmış kimseler. Şimdi devleti gasp etmiş rejim bunları da kurtarmaya çalışacaksa kendi bilir. Japonya’daki tepkinin sebebi yabancı düşmanlığı değil, bu PKK sempatizanlarının hâl ve davranışları. Onun dışında topluma uyum sağladıkları sürece kimsenin bir şey söylediği yok.
Plajlar halkındır
Bayram ve başlayan yaz mevsimiyle birlikte yeniden gündeme gelen bir diğer konu ise plajlarda ortaya çıkan ucube tipler ve plaj mafyası. Yasa açık, plajlar halkındır. Bir takım işletmelerin kendi özel mülküymüş gibi plajlarda düzenleme yaparak insanları fahiş ücretler ödemeye zorlaması hatta itiraz edenlerin darp edilmeleri kesinlikle kabul edilemez. Şeriatın hükmü ne ise yerine getirilmeli ve bu tip işletmeler cezalandırılmalıdır. Denize sıfır otellerdeki (Beach Hotel) sahil güvenlik ve cankurtaranın bile görev tanımı nettir. Cankurtaran güvenlik şeridi içinde yüzenleri kontrol edecek ve dışarı taşmamalarını takip edecek; Güvenlik ise sahilden otele sızmaya çalışacak davetsiz misafirleri engelleyecek. Bunun dışında bir yetkileri yok.
Peki halkımız kendi mülkü olan plajlarda yeteri kadar rahat mı? Maalesef işin o kısmı daha kötü. Önüne geleni içeri aldığımız için özellikle de belli tatil beldeleri apaçiden geçilmiyor. Yani her türlü berbat bir yerdeyiz ve bu ucubenin de aslî sorumlusu rejimdir, ama halkımız bunları hakketmiyor.
Yalnızca Manisa değil tüm Türkiye Ferdi başkana ağladı…
Ne mutlu halkın o büyük sevgisine mazhar olanlara… Ferdi Zeyrek, Manisa halkının gönlünde öyle bir yer etmiş ki, son olarak cenaze merasiminde de görüldüğü üzere acısı tüm Türkiye’nin acısı oldu. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine sabırlar diliyorum.
Ancak, olaydan bir gün önce yapılan kontrol, başkana yöneltilen tehditler ve adeta kasıt derecesindeki ihmaller birlikte düşünüldüğünde yaşanan kazanın pek de öyle masumane bir kaza olmadığı anlaşılıyor. Medeni bir ülkede ne olursa olsun bunun ağır bedelleri olur. Merhumun kızına iyi kulak verilmeli. Şayet arkasında siyasi bir güç odağı varsa ortaya çıkarılmalıdır.

