Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas, Fehmi Koru triosunun takdimi ile başlayan macera, şimdilerde “kendi evlatlarını yiyerek” sürüyor. Mehmet Akif Ersoy, Veyis Ateş ve Rasim Ozan Kütahyalı’dan sonra AKP medyasının yeni kurbanı Cem Küçük mü olacak?
Necip Türk Basını, öteden beri pek makbul ve matah (artık hangisi meşrebinize uygunsa) eylem ve söylemlerle anılmaz.
Gazetecilik mesleğinin doğuşuna kadar götürebileceğimiz ve oradan başlayıp günümüze getirebileceğimiz bir hikâyeye sanırım kimselerin pek tahammülü olmayacaktır. Sosyal medya paylaşımlarındaki tahammül süresinin 3, bilemedin 6 saniye olduğunu çok iyi bildiğim için çok uzun cümleler artık hiç kimsenin ilgisine mazhar olamayacaktır.
Çok meraklısı, bu hikâyenin “çıkan kısmın özeti” için bir zahmet kitap defter karıştırsın, bilemedin mevzuyu “google’lasın!” Ben pek tercih etmem ama bir mesele hakkında arama motorlarında bir şeyler bakmaya böyle bir isim vermiş X kuşağı. Yahut Z! Bilemiyorum artık hangi harf ile kategorize ediliyorlarsa. Benim neslim ki doğum yılı itibariyle 1970’leri kast ediyorum, böyle diyorduk bu hayatımıza yaşamımızın yarısında giriveren internet kütüphanelerine. En meşhurları da şimdiki gibi Google değil Yahoo’ydu. Yerli versiyonunun da Mynet olduğunu hatırlıyorum. Neyse…
3 Kasım 2002’den bu yana milletin genci yaşlısı, zengini fakiri, sağcısı solcusu, İslamcısı ateisti, kazak erkeği LGBT’si başta olmak üzere her ferdiyle imtihan olduğu AKP iktidarının eleğinden geçmeyen kalmadı elbette.
Medya da “bu işlerden beri” değildir. (Bu deyimi yazdım ama okur profilini düşünerek parantez içi bir izahatı gerekli görüyorum. Şöyle ki: “Bu işlerden beri olmak”, bir konuyla, işle veya durumla artık hiçbir ilişkinin, bağın veya sorumluluğun kalmadığını ifade eden bir deyimdir. Köken olarak “beri” kelimesi “öte”nin zıttı olup “bu taraf” anlamına gelir. Ancak deyim içerisinde genellikle “uzak”, “dışında” veya “ilişiği kesilmiş” manasında kullanılır. Çok mu detaya boğdum? Neyse devam ediyorum.)
Editörüm yazılarımı kaleme alırken meseleyi mümkün olduğu ölçüde özetlememi tavsiye etti. Ama birader, bir konuyu adım adım izah etmezsem hep bir şeyler eksik, hep bir şeyler yanlışmış gibi geliyor.
Tamam yazının başlığından anlaşılacağı üzere Türkiye’nin üzerine 20 küsur yıldır kara bir kabusmuş gibi çöken RTE’nin elebaşı olduğu AKP devr-i iktidarında medyanın yaşadığı metamorfoz, günün sonunda “yandaşı, candaşı, havuzu, sözde muhalifi topunun canı cehenneme” noktasına kadar gelmiştir. Ama bilinmeli ki RTE ve elebaşı olduğu misyon, o devrin muteber kalemşorlarından Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas ve Fehmi Koru ittifakı ile evvela Türkiye’nin elitlerine tanıtılmış ve bilahare aynı isimlerin üstlendikleri misyon çerçevesinde “basına ve kamuoyuna” takdim edilmişlerdi. Bu üçlüden her dem iktidar merhum Mehmet Barlas hariç diğer iki isim “hak ettikleri muameleyi fazlasıyla görmüş ve birisi doğrudan terörist yaftası ile cezaevine girmiş, diğeri de yokluğa mahkûm edilmiştir.
Türk basınının RTE ile bu formatta başlayan imtihanının “son kurbanı” bu satırların kaleme alındığı 20 Haziran 2026 Cumartesi saat 20:46 itibariyle kısaca ROK diye anılan Rasim Ozan Kütahyalı’dır. Yasadışı bahis işlemlerine yönelik bir soruşturma kapsamında içeriye alınan ROK’un akıbeti şimdilik belirsiz.
ROK’dan bir evvelki dalgada mesleki başarıları ile değil muhafazakâr kimlikleriyle isimlerinden söz ettiren Mehmet Akif Ersoy ve Veyis Ateş, hayli renkli bir soruşturma dosyası ile cezaevine konulmuştu. Bakınız detaya girmeyeceğim ama Ersoy ve Ateş’in “kullanılmış bir kâğıt mendil misali” eze eze kullanılıp çöpe atılıverilmelerinin üzerinden aylar geçti. N.Ş.A. (Normal Şartlar Altında) ortamlarda dedikodu malzemesi olacak konular gerekçe gösterilip cezaevine konulan “bu arkadaşlara” (arkadaşlar lafın gelişi tabi ki) hiç kimsenin sahip çıkmaması dikkat çekici değil mi? Bırakın sahip çıkmayı, “haklarındaki hukuki süreç devam ediyor, peşinen mahkûm etmeyelim” diyen bile olmadı. Neyse, bu bahse illaki döneceğiz.
Periyodu şimdilik kim olduğu belirsiz bir odak tarafından belirlenen AKP’li medya leşkerlerinin katli meselesinde sıranın yeni birilerine gelmesini elbette ki konunun ilgilileri dört gözle bekliyor. Kerli ferli kelleler birer birer kesilirken, medyanın RTE ile imtihanının çetelesini tutmaya çalışanlarda olası kurbanlardan ilkinin Cem Küçük olacağı kanaati öne çıktı.
Türk televizyon dünyasına Televole fenomenini kazandıran spor muhabiri ve magazinci Can Tanrıyar’ın eşi (bazı kaynaklarda eski yazıyor) Tamar Öner Tanrıyar, Cem Küçük’ün çetrefilli ilişkilerine dair bir kısım “kontrollü” ifşaatlarda bulundu. Her fırsatta, “Ben Ak Partiliyim!” diyerek safını belli eden bu arkadaşın Adnan Oktar’la para pul, CHP’li siyasetçilerle ayakkabı (evet ayakkabı) ilişkileri bulunduğunu kendince delillerle ispatlama çabası sonrasında medya gözlemcileri (bu tanımlamayı ben icat ettim. Sonrasında kullanan olursa ya adıma atıf yapsın yahut telifini ödeyiversin bir zahmet!) Küçük’ün “medeni bir ölü” olma sürecinin başladığını öne sürmüştü.
Yazının tam bu noktasında ansiklopedik bir bilgi notu vermenin elzem olduğunu düşünüyorum. Memleketimden cinnet manzaralarının notlarını tutmaya çalıştığım bu satırlarda isimleri geçen kişi ve kuruluşları gözünüzde canlandırmanıza yardımcı olması için yapıyorum bu notlandırmayı. Bir önceki paragrafla ilişkili bu notun başlığı: Şirret!
Şirret, Arapça kökenli bir kelime olup “kötülük”, “uğursuzluk” veya “bela” anlamına gelen şer kökünden türemiştir. Günlük dilde genellikle agresif, geçimsiz, yaygaracı, lafını esirgemeyen ve kavga çıkarmaya meyilli kişileri tanımlamak için kullanılır. Şirretlerin temel özellikleri, karşısındakini sürekli bastırmaya çalışarak, çok konuşup gürültü çıkararak üste çıkmaya çalışan kimselerdir. Kelimenin kullanım alanına gelince, genellikle kadınlar için huysuz ve geçimsiz anlamında kullanılır; ancak cinsiyet fark etmeksizin her türlü kavgacı ve edepsiz tutumu nitelemek için de tercih edilir. Eş Anlamlıları, yaygaracı, huysuz, kavgacı, edepsiz, geçimsizdir.
Lafın yeri geldiği için söylüyorum, William Shakespeare’in en bilinen komedilerinden olan ve orijinal dilinde, “The Taming of the Shrew” olarak yazılan ve doğal olarak ilkin “Hırçın kızın terbiyesi” yahut “Hırçın Kız” adıyla çevrilen eser günümüzde “Şirreti Evcilleştirmek” adıyla tiyatrolarda sahneleniyor. Yeri geldiği için verdiğim bu bilgi, yazının siyaset ve medya dünyasına ilgi duymayan muhterem okurlar içindir. Aklınızda bulunsun. Bir yerlerde kullanırsınız lazım olur. Malumatfuruşluk yaparsınız. Tadında bırakınsanız çok eğlencelidir. Olmadı sizi havalı gösterir. Konumuzun bağlamından uzaklaşmayalım. Kaldığım yerden devam ediyorum.
Türk matbuat hayatının RTE ile imtihanının küçük, mini minnacık bir safhasını dip not babından düşmek istedim şu “cinnet manzaraları” tablosunun bir köşeciğine. Maksadım, üç beş gün sonra Küçük’ün tanımlaması da bizzat kendisi tarafından yapılmış “medeni bir ölü”ye dönüştüğünde “bakın işte ben söylemiştim!” demek değildir.
Türkiye’nin her yönüyle mercek altına alınacağı bu teşrih masasında (teşrih masası: tıp literatüründe otopsi yapılan özel masa anlamına gelse de mecazi anlamda, gerçekleri açıklamaya, göstermeye yarayan şeydir) medyanın da hak ettiği kadar yer işgal edeceğinin bir delili olsun bu satırlar. Yeri ve zamanı geldiğinde bu konuya geri döneceğiz elbette.
***
Memleket gündeminin pek süratli değişip dönüştüğü gerçeğini bilmeyeniniz yoktur herhalde. Bu anlamda Memleketimden Cinnet Manzaraları’nın anlık aksiyonlarını artık “X” adıyla anılan mecrada @NeDedinSen2026 adresinden takip edebilirsiniz.
