Yıllarca bu ülkede demokrasinin önündeki en büyük engelin askerî vesayet olduğu söylendi. Meydanlarda, ekranlarda ve kürsülerde aynı cümle tekrar edildi: “Millî iradenin üzerinde hiçbir güç olmayacak.”
Bugün sormamız gereken soru şudur: Bir vesayetten kurtulurken, başka bir vesayetin içine mi sürüklendik?
2010 referandumuyla Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı köklü biçimde değiştirildi. Destekleyenler, bunu yargının demokratikleşmesi olarak gördü; eleştirenler ise yürütmenin yargı üzerindeki etkisini artırdığı uyarısını yaptı. Bugün gelinen noktada, yargının bağımsızlığına ilişkin tartışmalar hiç olmadığı kadar derindir.
Demokrasinin temel şartı, vatandaşın adalete güvenmesidir. Bir ülkede insanlar mahkeme kararlarını hukuk açısından değil siyaset açısından değerlendirmeye başlamışsa, orada güven duvarı çatlamış demektir.
Muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmalar, belediye başkanları üzerindeki siyasi baskı tartışmaları ve bazı siyasetçilerin parti değiştirmelerinin “özgür irade mi, yoksa baskının sonucu mu?” sorusunu doğurması; demokrasinin sağlığı açısından ciddi bir tartışma alanıdır. Demokrasi, yalnızca sandık günü değil; seçilmişlerin görevlerini korkusuzca yapabildiği her gün yaşar.
Daha da önemlisi, sıradan vatandaşın konuşma cesaretidir. Düşüncesini açıklarken hakkında soruşturma açılacağından endişe eden bir toplumda sessizlik, huzurdan değil korkudandır. İnsanların konuşmaktan çekindiği yerde fikir gelişmez; fikir gelişmeyen yerde demokrasi güçlenemez.
Gerçek demokrasi, iktidarı alkışlayanların değil iktidarı eleştirenlerin de aynı hukuk güvencesi altında yaşayabildiği rejimdir. Devletin görevi, düşünceyi cezalandırmak değil düşünceyi korumaktır.
Bugün mesele, askerî vesayet ya da sivil vesayet tartışmasının ötesindedir. Mesele; hukukun gerçekten bağımsız olup olmadığı, kuvvetler ayrılığının ne ölçüde işlediği ve millet iradesinin yalnızca sandıkta değil, adalet mekanizmasında da korunup korunmadığıdır.
Çünkü demokrasiyi ayakta tutan, saraylar değil bağımsız adalet ve hür vicdanlardır.
