Ortadoğu, yüzyıllardır jeopolitik hesapların, enerji savaşlarının ve dış müdahalelerin odak noktası oldu. Ancak son otuz yılda yaşananlar, bölgenin yalnızca kaderinin değil, haritasının da yeniden çizilmek istendiğini gösteriyor. Graham Fuller’in “Ilımlı İslam” projesinden Richard Perle ve Paul Wolfowitz’in “Yeni Amerikan Yüzyılı” stratejisine, Tom Barrack’ın “Güçlü ulus-devletler İsrail’e tehdittir” sözünden Trump’ın Kudüs kararına kadar birçok gelişme, Ortadoğu’daki siyasal düzenin dışarıdan planlandığını açıkça ortaya koyuyor.
Bu düzenin içinde Türkiye, PKK, Suriye ve İsrail nasıl konumlandırılıyor? Asıl soru bu.
ABD’nin “ılımlı İslam” projesi, siyasal İslam’ı kullanarak bölgedeki milliyetçi direnişleri kırmayı hedefliyor. Bu noktada PKK’nın silah bırakma tartışmaları da, bölgesel denklemde Türkiye’nin konumlandırılmasında stratejik bir rol oynuyor. Örgütün silahsızlanması, sadece iç barışla değil, Türkiye’nin dış siyasette Batı ekseninden kopmamasıyla da yakından ilişkili.
İsrail ise bölgede etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştiren politikaların en güçlü uygulayıcısı olarak öne çıkıyor. Suriye’de yaşanan iç savaş, yalnızca Esad rejimini değil, Sykes-Picot sonrası kurulan tüm bölgesel dengeleri hedef alıyor.
ABD ve İsrail’in son 30 yılda uyguladığı “böl-yönet-kontrol et” stratejisi, bölgede ciddi tahribatlar yarattı. Irak’ın parçalanması, Suriye’nin kan gölüne dönmesi, Lübnan’ın çöken devleti, Yemen’deki, Gazze’deki insanlık dramı… Ancak artık sahnede sadece Washington ve Tel Aviv yok. Tahran, Moskova ve Pekin, Ortadoğu’da dengeleyici aktörler hâline geldi.
Çok kutuplu dünya düzeninde Türkiye’nin tercihi ne olacak? Batı’nın ön koşullu ortaklığı mı, yoksa Avrasya’nın eşitlik temelli diplomatik modeli mi?
Ankara’nın NATO üyeliği, AB hayali ve ABD ile askeri bağları bir gerçek. Ancak son yıllarda Rusya ile geliştirilen S-400 süreci, İran ile yürütülen bölgesel işbirliği ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelik yakınlaşmalar, Türkiye’nin eksen değişikliğine açık olduğunu, en azından eşikte olduğunu gösteriyor.
Asıl mesele burada; Türkiye, eşit, bağımsız, Batı’ya da, Doğu’ya da, Ortadoğu’ya da güven veren, Bölge ve Dünya barışını önceleyen, bir politik yol haritası çizmeli ve bunu devlet politikasına dönüştürmelidir. Bu yeni jeopolitik denklemde yalnızca savunma değil, üretim, enerji ve finans alanlarında da çok kutuplu dünyaya entegre olunmalıdır.
Dünya, sadece siyasi eksende değil, aynı zamanda ekonomik düzlemde de büyük bir dönüşüm yaşıyor. Doların mutlak egemenliğine dayalı Bretton Woods sonrası finans sistemi, kırılganlık sinyalleri veriyor.
ABD’nin faiz politikaları, küresel borç krizini derinleştirirken; BRICS, Kuşak-Yol ve yerel para birimiyle ticaret gibi inisiyatifler alternatif bloklar oluşturuyor. Türkiye, bu süreçte sadece ithalat ve dış borç merkezli değil, üretim ve bölgesel işbirliği odaklı bir ekonomi modeli geliştirmek zorunda.
Rusya-Çin merkezli enerji ağları, İran-Türkiye işbirliğiyle gelişecek ticaret koridorları, Türk Devletleri Teşkilatı gibi yapılar Türkiye’nin yeni ekonomik bağlamını belirleyebilir ve güçlendirebilir. Hep denir ama bu gün Türkiye’nin coğrafi konumu çok büyük değerdir. Bu fırsat kaçırılırsa büyük bir yük olarak sırtında kalabilir.
Bir ülkenin dış politikası, çoğu zaman iç düzeninin bir yansımasıdır. Demokratik kurumları ve ekonomisi çökmüş bir devlet, dışarıda ne bağımsız olabilir ne de itibarlı.
Türkiye, bağımsızlık hedefini gerçekleştirmek için içeride güçlü bir hukuk devleti, şeffaf kamu yönetimi, üretken bir ekonomi ve özgür yurttaşlar sistemine geçmek zorundadır.
Siyasal partilerden çok daha geniş bir “toplumsal sözleşme” inşa edilmelidir. Bu da yeni bir anayasa, güçlü yerel yönetimler, özgür medya ve bağımsız yargı reformuyla mümkündür.

