Bazı insanlar yaşadıkları döneme ait değildir. Yaşadıkları çağın içine sığmaz, zamanı aşar, gittikten sonra bile konuşmayı sürdürürler. Nâzım Hikmet, işte onlardan biriydi. Aramızdan ayrılışının yıl dönümünde, onu yalnızca bir şair olarak anmak eksik kalır; çünkü Nâzım, bu toprakların hafızasına kazınmış bir vicdan, bir itiraz ve aynı zamanda bir umut biçimiydi.
Bugün bir şiir kitabının sayfalarını açmadan da Nâzım’a rastlamak mümkün. Bir işçinin alın terinde, memleket özlemi çeken bir insanın gözlerinde, haksızlığa karşı ses çıkaran gençlerde ya da daha güzel bir dünya kurulabileceğine inananların cümlelerinde… Çünkü onun şiiri yalnızca okunmadı; yaşandı, tartışıldı, yasaklandı, ezberlendi ve kuşaktan kuşağa aktarıldı.
Nazım Hikmet’in hayatı, biraz da bir ülkenin kendi iç tartışmalarının hikâyesidir. Hapishaneler, sürgünler, özlem ve bitmeyen bir memleket sevgisi… Ancak dikkat çekici olan, bütün bu kırılmaların içinde bile onun dilinin karamsarlığa teslim olmamış olmasıdır. En ağır yalnızlıklarda dahi insanı ve geleceği savunan bir damar taşır dizeleri. Belki de bu yüzden hâlâ günceldir.
Bir şairi büyük yapan yalnızca iyi yazması değildir; insanların iç dünyasında iz bırakabilmesidir. Nazım bunu başardı. Aşkı yazdı ama yalnız sevgiliyi değil; memleketi, insanı, yaşamı da sevmenin dilini kurdu. Özgürlüğü anlattı ama sloganlarla değil, insanın nefes alma ihtiyacına benzer bir açıklıkla.
Ölüm yıldönümleri çoğu zaman yokluğu hatırlatır. Fakat bazı isimlerde durum farklıdır. Nazım Hikmet’i anmak, eksilişi değil hâlâ süren bir sesi fark etmektir. Aradan geçen onca yıla rağmen dizelerinin güncelliğini koruması, belki de bize şu soruyu sorduruyor:
Değişen gerçekten zaman mı, yoksa insanın özlediği şeyler hep aynı mı?
Bugün bir şairi anıyoruz. Ama belki biraz da onun bize bıraktığı cesareti, umudu ve inadı hatırlıyoruz.
Çünkü bazı şairler ölmez; sadece susup dizelerini zamana bırakır.
