Esad Suriye’yi terk ettiği gün Türkiye de kaybetmişti aslında. Türkiye’de rejim pek oralı olmadı, hatta Trump’ın övgüleriyle paralel bu yeni dönemi zafer sloganlarıyla manşetlerine taşıdılar. Şimdi yeni yeni sahadaki durumu görüyorlar fakat yine de bu fiyaskoyla yüzleşmekten kaçınıyorlar. Evet bunu kabul etmek herkes adına oldukça zor belki ama rejimin imparatorluk sanrıları ve maceraperest aksiyonları neticesinde Suriye’deki savaş kaybedilmiş görünüyor. SDG’nin Şam’ı kontrol eden HTŞ’den daha güçlü olduğu bilindiğine ve Suriye’nin tek parça kalmayacağı anlaşıldığına göre başka türlü bir çıkarımda bulunmak doğru olmaz.
Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rojava deneyinin tuttuğunu ve bir proto-devlet olarak da gayet işlevsel olduğunu görmek gerek. Zaman bu devletçiğin ve İsrail’in lehine işliyor. Pan-Kürdi yaklaşımlar açısından en kötü ihtimalle federasyon formülü bile hayata geçecek olsa, fırsat halen bu devletçiğin önündedir. Yani daha açık bir ifadeyle; Tarafların 10 Mart’taki mutabakata göre hareket etmeleri halinde bile çok uzak olmayan bir vakitte Suriye’nin tamamına hakim olacak unsur SDG unsurları olacaktır. Çünkü insan kaynağı bakımından HTŞ’nin katbekat üstündedir. Bu arada İsrail’in dolaylı desteği ile SDG devletçiği her geçen gün durumunu daha da pekiştiriyor ve bildiğimiz anlamda siyasetten pek anlamayan Tom Barrack ve Trump’ı bile kendilerini tekzip edecek duruma sokuyor. Özellikle Barrack’ın “Kürtlere devlet borcumuz yoktur” dan “Suriye’de federasyonumsu bir yapıyı artık düşünmek durumundayız”a gelişi meseleleri dışarından seyredenler için oldukça ilginç olmuştur. Terminolojiye kattığı fantastik terimler yüzünden ifadesi de zaten başlı başına sorunludur.
CENTCOM’un şemsiyesi altındaki SDG’nin kendi ifadeleriyle öz savunma yapmak suretiyle Suriye’deki Türk hedeflerine saldırıya geçmesi halinde NATO‘nun duruma müdahil olmayacağı çok açıktır ama yine de böyle bir şeye kalkışmaları bugün için çok zor. Benzer şekilde Türkiye’nin de buradaki Amerikan unsurlarına karşı bir taarruza geçmesi pek mümkün görünmüyor. Burada satranç tabiriyle “pat” durumu var.
Rojava/SDG devletçiğinin ve Büyük Kürdistan’ın lehine ilerleyen bu süreçte, Türkiye’deki rejimin halen Öcalan üzerinden yeni hamleler yaparak statükoyu bozmaya çalışması da bir başka ilginçlik. Oysa kendisi zaten bir siyasi mevta olan ve neredeyse tüm dünya görüşleri yanlışlanmış bu adam, sahada güçlü duruma gelmiş Kürt hareketi tarafından da artık ciddiye alınmamaya, hatta o paralelde yayın yapan mecralarda yerden yere vurulmaya başlandı. Sonuçta açılım sürecinin büyük ölçüde tıkandığı şu günlerde gündemin tamamen dar siyasi hesaplara, saray içi taht kavgalarına ve CHP’ye yapılan darbeye kitlenmesi tesadüf değildir.
CHP için o komisyon adını verdikleri kepazelikten çekilmedikleri sürece burada ayrıca bir yorum yapmayacağım.
Fakat bu gidiş bir şeyi görünür kılmıştır: Türkiye’de insanların demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne olan inancı onarılamayacak biçimde sarsılmış, serbest seçimler yoluyla bir iktidar değişiminin mümkün olmayacağı kanaati iyice ağırlık kazanmıştır.
Bir diğer görünür olan ise Rojava yönetiminin yürüttüğü politikanın doğruluğu. Daha Gazze’ye bile yardım götüremeyen, hamasetten ve düşmanlıktan başka bir şey vaad etmeyen, kendi subaylarını bile 30 Ağustos’ta didik didik arattırıp o şekilde Anıtkabir’e alan, hatta daha da ileri gidip “Eşekler gibi sıraya dizildiler” dedirterek onları aşağılayan bir devletle niçin yakınlaşsın ki?
Ve üstelik İsrail onlara neredeyse bir devlet vaad ederken…
Şimdi tüm ön yargılarınızı bir kenara bırakarak ve kendinizi onların yerine koyarak bu soru üzerinde düşünün.

