CHP’nin literatüründen ve söylemlerinden dışlanan yalnızca 10. Yıl Marşı değildir; Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Bursa Nutku da aynı şekilde dışlanmıştır. Bunlar, devri geçmiş metinler gibi algılanarak bir kenara atılacak kavramlar değil, ana özü oluşturan temel metinlerdir. Hatta “Andımız” da oldukça güncel bir diğer metindir. Bugünkü CHP’liler bu olguları kavramadığı için, bunlar onlara anlamsız gelmektedir.
Geçen hafta Türk Solu‘nda çıkan yazım, İyi Parti’nin Bursa mitingini ve “birinci vazifen” başlığını hatırlatmış, aynı zamanda “Ne mutlu Türk’üm diyene!” kavramını da yeniden gündeme getirmişti. Diğer bir olgu ise Özgür Özel’in sürekli sloganlaştırdığı “muhafazakâr demokratlar, milliyetçi demokratlar, sosyal demokratlar, Kürt demokratlar” gibi kavramlardır. Sosyal demokrasi bir ideoloji, milliyetçilik bir yaklaşımdır. “Kürtlük” kavramı ise bu sıralamaya eklektik bir şekilde eklenmiştir.
CHP yöneticileri, “Türk-Kürt kardeşliği” kavramının ne tarihini ne de içeriğini bildikleri için ne söylediklerinin farkında değiller. Deniz Gezmiş’in idam edilirken vurguladığı iki cümle vardır. Birincisi, “Yaşasın Marksizm-Leninizm!” idi. Günümüzde çarpıtılarak kullanılan diğer söylemi ise “Yaşasın Türk ve Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi!” idi. Denizlerin sloganlarındaki bu “bağımsızlık mücadelesi” kavramı, Amerika’dan bağımsızlığı ifade ediyordu.
Marx’ta “halklar” kavramı da yoktur. O, “Yaşasın dünya insanlığının kardeşliği” önerildiğinde, kardeş olmak istemediği sömürücü insanların da olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle, “Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur ama kazanacağı koskoca bir dünya vardır,” demektedir. Bu bağlamda, içinde yaşadığım 65’li, 70’li ve 75’li yılların sol düşünce ortamında, başlangıçta Atatürkçülük ve Bursa Nutku vazgeçilmezdi. Çünkü o dönemde Doğan Avcıoğlu’nun ve Mihri Belli’nin ulusalcı kavramlarıyla şekillenen bir anlayış hâkimdi.
Daha sonra bu kavramların yerine Marksizm-Leninizm girmeye başlamış; bu da özellikle Filistinli sol örgütlerin, Vietnam halk savaşının ve Küba Devrimi’nin etkisiyle olmuştur. Türkiye’deki Denizlerin THKO’su (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve Mahirlerin THKP-C’si (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) gibi örgütlenmeler, eklektik bir şekilde Kemalizm’in antiemperyalist bağımsızlıkçılığına sahip çıkmanın yanı sıra söylemlerine sınıfsal bir kavram da getirmiştir. Bu sebeple, Deniz’in idam edilirken Marksizm-Leninizm kavramını kullanmasını yadırgayanlar olabilir. Onun ilk baştaki Bursa Nutku çizgisindeki politikası, Doğan Avcıoğlu’na yakın bir çizgideydi. Ancak daha sonra bu politikadan farklılaşan bir noktaya gelindi ki bu, ayrı bir tartışma konusu olabilir.
Deniz’i ilk kez Pertevniyal Lisesi’nde öğrenciyken gördüm. O dönem en çok kullanılan slogan, “Ordu gençlik el ele, milli cephede!” idi. Bu, polis ile orduyu ayırma noktasındaki Bursa Nutku ve “Ey Türk gençliği!” ile başlayan bağımsızlık metinlerinin oluşturduğu bir çizgiydi.
Benim siyasi düşüncem ise Komünist Manifesto‘yu okuyarak gelişti. İlk okuduğum kitap, Atatürk’ün Nutuk‘u değildi. İçinde bulunduğum Sağmalcılar’daki işçi ortamında dünyaya Marksist-Leninist bir bakışla baktığım için Kemalist veya Atatürkçü bakıştan farklı bir perspektifim vardı.
Takip ettiğim bu olguyu devam ettirirsek, Deniz kesinlikle “kardeşlik” kavramı barındırmayan bir sol söylem içindeydi, çünkü Marksizm’de sınıf söylemi esastır. Deniz’in söyleyebileceği slogan, olsa olsa “Türk ve Kürt halkının antiemperyalist bağımsızlık mücadelesi” olabilirdi. Bunun pratik bir örneği Ömer Ayna olmuştur. Ben ilk öğrenci olaylarında, 71’de tutuklandığımda Sansaryan Hanı’ndaki sorgucular, “Ne kadar genç ve masumsun, bak daha bıyıkların bile terlememiş,” demişlerdi. Başka bir sorgucu ise Ömer Ayna’yı kastederek, “O da öyleydi, bak altından neler çıktı,” diyordu. Ayna, sanıyorum Denizlerin ilk banka soygununda yer alan kişilerden biriydi ve Sağmalcılar’dan tanıdığım Urfalı arkadaşlarımın da sempatiyle baktığı biriydi. Başta Doğu Devrimci Kültür Ocakları’nda yer almış, sonra ayrılarak Denizlerle beraber Dev-Genç’li olmuştu.
Özetle, o dönemde kardeşlik değil, sınıf vardı. Deniz’in “kardeşlik” lafını söylemesi mümkün değildir. Peki, bu kardeşlik hikâyesi nasıl ortaya çıktı? Bizim başladığımız ve 74’e kadar süren mücadelede farklı söylemler olsa bile, örgütler genelde Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi gibi isimler almıştı. Buradaki “Türkiye” kapsamı önemli bir kavramdır. Peki, bu durum ne zaman değişti? Merkez-çevre ilişkisi kavramı sonucunda Kürdistan, “Türkiye’nin sömürgesi” ilan edilince, Kürtler Türk devrimcilerine “sömürge aydını” demeye başladılar.
Kemal Burkay’ın tezi, “Türk burjuvazisi Kürdistan’ı sömürüyor. Kürdistan’ın Türkiye tarafından sömürüldüğü yerde, Kürdistan’ın bağımsızlığı öne çıkmalıdır,” diyordu. Rızgari gibi örgütler bunu daha da radikal noktalara taşıyarak emperyalizme karşı Türklerin ve Kürtlerin birlikte mücadele edemeyeceğini iddia ettiler. Bunu da Marx’ın İrlanda tezlerine bağladılar. Böylece emperyalizm kavramı ortadan kaldırıldı. “Kardeşlik” de bu yanlış yolun bir ürünüdür. Günümüzde ise bu yanlış, söylem, politika ve taktik geliştirme adına CHP tarafından Deniz Gezmiş’e mal edilerek savunulmakta ve yanlıştan yine yanlışa gidilmektedir.
O dönemde Denizler, kırsal kesimden gelen gençler olarak mücadelelerini kırdan şehirlere taşırken, Leninist kitlesel örgütlenmenin bir gereği olan fabrikalardaki işçi örgütlenmesini atladılar. Ben fabrika ortamını ve proleter cehennemini bildiğim için durumu bu şekilde değerlendiriyorum. Onlar, “Biz ideolojik olarak proletaryanın öncüsüyüz,” demişlerdir. Bu da Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın onlara en çok karşı çıktığı nokta olmuştur. Kıvılcımlı, Kürtçülüğü ve silahlı çeteciliği, solu yolundan saptıracak iki sapma olarak tespit etmiştir.
Yani “demokratlık” kavramı, etnik kimlikle bağlantılı değildir. “Kürt demokratlar” kavramı, en az “kardeşlik” kavramı kadar temelsizdir. Sosyal demokrat, sosyalist olmayan bir grubu temsil eder. Muhafazakâr demokrat, Avrupa’daki Hristiyan demokrat partilerin kullandığı bir isimdir. “Milliyetçi demokratlar” kavramı ise pek kullanılmaz. Eğer illa milliyet temelinde bir isimlendirme yapılacaksa, “Türk demokratlar” denmesi gerekir.
Bu durum, siyasetin ne kadar aceleci, ne kadar teoriden ve bilgiden uzak kişiler tarafından oluşturulduğunu ortaya koymaktadır. Bu anlamda CHP’ye katılan solcular, partiye farklı bir yaklaşımla katılmışlardır. Biz 1974’teki aftan sonra sosyal demokratlarla birleşik mücadeleyi savunan bir hareket olmuştuk. Sol söylemlerden gelen bu yaklaşım, CHP’yi belli bir ideolojik temele taşımıştı ama bugün o temeller yok olmuştur. Burada Kemal Anadol’ların temsil ettiği bir CHP’yi kastediyorum.
CHP’nin bugün “radikal demokrasi” kavramı çerçevesinde etnikçilik ve cemaatçilik ipine sarılarak politika yapması, Deniz’in ruhuna ve çizgisine de zıt düşmektedir.

