Kavramsal ezberlerin yetersizliği
Günümüz küresel siyasetini yorumlamaya çalışan analizlerin büyük bir kısmı, miadı dolmuş jeostratejik şablonları ısrarla bugüne taşımaktadır. Kamuoyuna sıklıkla sunulan “Türkiye-Rusya-Çin İttifakı” ya da bu denkleme İran’ı da ekleyen “Avrasyacı” yaklaşımlar, gerçeklikten kopuk illüzyonlardır. Benzer şekilde, Ukrayna Savaşı’nı yalnızca “Batı’nın ve ABD’nin Rusya’ya karşı topyekûn bir savaşı” olarak okumak da aynı derecede sığ bir analizin ürünüdür.
Bu bakış açısı, 1900’lü yılların başından kalan Avrasyacılar ve Atlantikçiler (İngiltere, Almanya, ABD bloku) kutuplaşmasını günümüze uyarlamaya çalışmaktadır. Geçmişte “Sosyalizm-Kapitalizm” veya “Kuzey-Güney” eksenleri üzerinden yapılan bu suni ayrımlar, sürekli yer değiştiren ve aslında sabit bir merkeze sahip olmayan küresel eksenleri açıklamaya yetmemektedir. Günlük iç ve dış politikamızı rasyonel bir zemine oturtmak için, ortada statik bir bloklaşma ekseninin bulunmadığını net bir şekilde görmek gerekir. Türkiye’de koca koca siyasi partilerin (örneğin MHP’nin veya Doğu Perinçek ekolünün) hayatta karşılığı olmayan bir “Türkiye-Rusya-Çin İttifakı” önermesinin kökeni bu kavramsal yanılgıdır.
Bu teorik hataların çıkış noktası, Lenin’in 1914 yılındaki Birinci Dünya Savaşı koşullarını açıklamak üzere geliştirdiği emperyalizm tahliline dayanmaktadır. Lenin’in “kapitalist ülkelerin eşitsiz gelişimi sonucu birbirleriyle çatışacağı ve bu emperyalist savaşların sistemin sonunu getireceği” tezi, bugün tam zıddına dönmüştür. Bu tez, derin ekonomik tahlillerden ziyade gürültülü siyasi bir yorumdan ibarettir. Gerçek dünya sistemi, iddia edildiği gibi antagonist (uzlaşmaz) çatışmalarla değil, ekonomik zincirlerle birbirine bağlı bir ortaklıkla işlemektedir.
Tarihsel perspektif: Entegrasyon ve ekonomik pragmatizm
Tarihsel sürece bakıldığında, Sovyetler Birliği’nin devrim sonrasındaki en büyük ekonomik ve politik müttefikinin ABD olduğu görülür. Sovyet endüstrisi, ihtiyaç duyduğu makineleri Amerika’dan alıyor, malını oraya satıyordu; yani sistemin bir parçasıydı. Sosyalist dönemde bile bu ekonomik entegrasyon kopmamıştır.
Bunun en trajik örneği, Ukrayna ve Kırım’da yaşanan açlık yıllarında (Holodomor) gizlidir. Dünyadaki Büyük Buhran öncesinde Sovyetler Birliği; Avrupa ve Amerika’ya yoğun şekilde buğday ihraç ediyor, karşılığında traktör ve ağır sanayi makinesi alıyordu. Ancak krizle birlikte buğday fiyatları dünya genelinde aniden düşünce, Stalin yönetimi Lenin’in “Yeni Ekonomik Politika” (NEP) olarak bilinen ve köylüye sınırlı mülkiyet ile pazara üretim hakkı tanıyan sistemini tasfiye etti. Buğday zengini olan Ukrayna ve Kırım’daki tarımsal üretimi tamamen kontrol altına almak adına, buradaki üreticiler “küçük burjuvazi” ilan edilerek Urallar’a sürüldü. Nitekim dönemin Tatar halk şarkılarında ve Sultangaliyev’in raporlarında bu sürgünlerin, açlığın ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan trajedinin izleri açıkça görülmektedir. Moskova, endüstriyel makine ithalatını sürdürebilmek için tarım coğrafyasını acımasızca sömürmüştür.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Avrupa, Marshall Planı ve Amerikan sermayesi eliyle bütünüyle ABD sistemine entegre edildi. ABD; Almanya ve Japonya’da endüstriyi yeniden ayağa kaldırmak için yatırımlar yaparken, Amerikan sermayesi bu ülkelerin yerel sermayeleriyle iç içe geçti. Aynı sermaye akışı Türkiye’ye de yöneldi. Dolayısıyla küresel kapitalizm, ulusal sınırları aşan entegre bir yapıya büründü.
Çin’in konumu ve “uluslararası şirket” modeli
Bugün Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile ABD Başkanı Donald görüşmelerini “Komünistlerle Kapitalistlerin çatışması/görüşmesi” olarak okumak büyük bir cehalettir. Bu sürecin miladı, Mao döneminde Kissinger ve Nixon’ın Pekin’i ziyareti ve ardından Deng Şiaoping’in “Kedinin renginin siyah veya beyaz olması fark etmez, önemli olan fare yakalamasıdır” doktrini ile başlamıştır. Çin bu dönemde komünizmi geride bırakarak kapitalizmin en vahşi formuna geçiş yapmıştır.
Amerikan sermayesi, Çin Kızıl Ordusu’nun askeri disiplinini iş gücü üzerinde kullanarak devasa fabrikalar kurdu. İşçilerin günde 8 saat uyuyup, kalan sürede ağır şartlarda çalıştırıldığı bu model, en ucuz emekten yaygın tüketim malları üreten ve tamamen Amerika’ya hizmet eden bir taşeron sistemdi. ABD, kendi ülkesindeki azınlıkları bu fiyata çalıştıramazken, Çinli ve Uygur işçileri bu sistem sayesinde küresel üretime dahil etti. Hong Kong ve Tayvan gibi zaten İngiliz/Batı sistemine entegre olmuş yapılar da bu şehir devleti teorisinin merkezleri haline geldi.
Dünya sistemini Lenin gibi sadece siyasi şablonlarla okursanız gerçeği göremezsiniz; ancak bir ticaret insanı gibi rasyonel bakarsanız, Çin ve Rusya’nın varlıklarını Batı pazarlarına borçlu olduğunu anlarsınız. ABD ve Avrupa bu malları almayı durdurduğu an Çin üretimi çöker. Amerika, Çin’den mal alarak sürekli borçlanmakta ve bunun karşılığında tahvil/kâğıt vermektedir. Dünyadaki en büyük dolar rezervine sahip olan Çin, bu parayı tasfiye edemez; çünkü tasfiye etmeye kalktığı an kendi servetini de yok etmiş olur. Bugün Suudi Arabistan ve İran’ın Yuan üzerinden petrol ticareti yapma hamleleri ise bu asimetrik dengede ABD’ye karşı küçük birer manevradan ibarettir.
Küresel ölçeğe bakıldığında karşımızda birbiriyle savaşan düşman devletler değil; devasa bölümleri olan, bölümleri arasında rekabet eden ama birbirini asla batırmayan dev bir “Dünya Şirketi” vardır. ABD, Rusya ve Çin bu şirketin büyük ortaklarıdır.
Enerji Savaşları ve “Haydut Devletler” projeksiyonu
Bu küresel şirketin ortaklarının asıl karşı olduğu yapılar, dünya sistemine tam entegre olmayan ve petrol/enerji kaynaklarını elinde bulunduran coğrafyalardır. Dünya sistemi; ABD, Almanya, Japonya, Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeleri “normal devletler” olarak kabul ederken; Venezuela, Libya, Irak, İran ve Orta Asya gibi enerji zengini coğrafyalarda ulusal bağımsızlık iddiaları taşıyan aktörleri “Haydut Devletler” (Rogue States) olarak kodlamaktadır. Sistem, “Petrol; Araplara, Farslara, Ruslara veya Tatarlara bırakılamayacak kadar küresel bir maldır” anlayışıyla hareket eder ve burada mutlak bir “enerji güvenliği” ister.
Ancak son dönemde ABD, küresel petrol güvenliğini sağlamaktan ziyade, petrol arzını sınırlayarak kendi ülkesindeki “kaya gazı” (shale gas) ve yerli enerji üretiminin önünü açmayı hedeflemektedir. Libya’nın vurulması ve Irak petrollerinin üretim kapasitesinin dramatik şekilde düşürülmesi bu stratejinin parçasıdır.
Ukrayna Savaşı’nın temelinde de bu kaya gazı ve doğalgaz savaşları yatmaktadır. Rusya, Almanya’ya milyarlarca dolarlık yatırımlarla Kuzey Akım boru hatlarını çektiğinde, Amerika bu hatları sabote ederek devre dışı bıraktı. Sonuçta ne oldu? Amerika, dev gemilerle kendi kaya gazını Almanya kıyılarından Yunanistan’a kadar tüm Avrupa’ya satmaya başladı. Bu, pazar payını elinde tutmak isteyen şirket içi bir operasyondur.
Tarihsel olarak bakıldığında, enerji coğrafyasındaki pay kapma mücadelesi yeni değildir. Sovyetlerin kuruluş döneminde Sibirya, İdil-Volga ve Kafkasya gibi petrol yataklarının bulunduğu bölgelerde Sultangaliyev, Mollanur Vahidov ve Turar Rıskulov gibi millî komünistler mücadele etmiş; ancak Stalin, petrolün bulunduğu İdil-Ural bölgesinde bağımsız bir Tatar Sovyet Cumhuriyeti kurulmasını engellemiştir. Petrolün olduğu yerler (Azerbaycan, Tataristan, Sibirya) Moskova’nın doğrudan kontrolünde tutulurken, petrolü olmayan bozkırlar (Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan) nispeten daha rahat bırakılmıştır.
Tarihin coğrafyası: Etnik mitler ve jeo-ekonomik gerçekler
Orta Doğu coğrafyasını anlamak için İngiliz emperyalizminin tarihsel harita mühendisliğini iyi okumak gerekir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gerekirse Selanik’i bırakırım ama Kerkük’ü bırakmam” diye mücadele ettiği petrol yatakları, İngilizlerin İstanbul’u tekrar işgal etme tehdidiyle Türkiye’nin elinden alınmıştır. Kerkük petrolleri, Suriye’deki Sincar hattı ve İran sınırındaki Buşehr yatakları aslında Osmanlı ve İran-Türk imparatorluklarının bakiyesi olan topraklardır.
Bu noktada tarih yazımındaki büyük bir hataya değinmek gerekir: Tarihçilerimizin “Rum Vilayeti” denilen yerleri “Yunan” olarak çevirmesi yanlıştır. Rum, Anadolu’daki Romalılar demektir; Selçuklular bile Rum (Anadolu) Selçukluları olarak anılır. Benzer şekilde, bugün “Pers/Fars” olarak bilinen İran coğrafyası yüzyıllar boyunca Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar, İlhanlılar, Celayiriler, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Safeviler gibi Türk devletlerinin yurduydu. İngilizler bu coğrafyaya gelince, Osmanlı topraklarını Arap ve Kürt diye parçaladıkları gibi, İran’ı da Türk kimliğinden koparmak için “Siz Pers’siniz, bakın Persepolis’i bulduk” diyerek yapay bir Fars milliyetçiliği inşa ettiler. Osmanlı coğrafyasını ve İran’ı tamamen petrol yataklarının haritasına göre parçaladılar.
Tarih boyunca Anadolu Türkleri (Osmanlı/Anadolu Selçuklu) ile İran Türklerinin (Akkoyunlu/Safevi) sürekli kapışmasının arkasında da mezhepsel ya da etnik nedenlerden ziyade jeo-ekonomik nedenler vardı: Hindistan’dan gelen Baharat Yolu ve kuzeyden gelen İpek Yolu, Basra Körfezi üzerinden İskenderun Körfezi’ne akıyordu. Bu ticaret yolunu kim kontrol ederse küresel zenginliği o yönetiyordu. Osmanlı’nın sürekli doğuya ve güneye (Suriye’ye) inmesinin sebebi buydu. Bugünün boru hatları mücadelesi, dünün ticaret yolları savaşının birebir aynısıdır. Kadim Zerdüşt geleneğinin Şiilik formatında sunulması ve teokratik bir liderlik üretilmesi de Türklerin bu bölgedeki jeopolitik üstünlüğünü kırmak ve ticari akışı engellemek için kullanılan ideolojik bir aparattır.
Sonuç: “Türkiye’nin Kesik Damarları” ve İstanbul’un yükselişi
Geçmişte kaleme aldığım “Türkiye’nin Kesik Damarları” adlı kitabımda da belirttiğim üzere; Ortadoğu’nun en büyük petrol sahaları (Kuveyt, Dezful, Kerkük ve Musul) coğrafi olarak İskenderun Körfezi’ne akmak zorundadır. Geçmişte Turgut Özal döneminde bu damarlar konjonktürel olarak kesildi. Daha sonra bölge dışı aktörler tarafından projelendirilen Nabucco Boru Hattı gibi büyük projeler ise sahada bir “Kürt Koridoru” oluşturularak çökertildi.
O dönemde de uyardık: “Eğer Afrin’de operasyon yapmazsanız, Antakya’yı PKK alır. Türkiye güneye doğru hamle yapmazsa, Kandil’deki teröristler çöle iner ve Şii Hilali ile birleşir.” Türkiye; usta askeri hamleleri, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonlarıyla bu koridoru paramparça etti, cihatçı ve terörist akımları elimine etti. Böylece Türkiye’nin kesik damarları yeniden açılmaya başladı.
Bugün bölgedeki jeopolitik dengeler yeniden kurulmaktadır. Trump döneminde başlayan ve günümüzde devam eden süreçte, ABD’nin Türkiye’nin bölgesel gücünü takdir etmesinin arkasında bu yatmaktadır. Türkiye; Orta Asya’ya (Turan coğrafyasına) açılan Zengezur Koridoru’nun aktifleşmesiyle hem Çin’in bölgedeki mutlak egemenliğini dengeliyor hem de Hindistan’dan Basra Körfezi’ne uzanacak yeni ticaret hatlarında kilit rol oynuyor.
Türkiye bu coğrafyada Türk ve Arap dünyasıyla entegre bir lojistik ağ kurduğunda, İstanbul yeniden tarihteki küresel ticaret merkezine dönüşecektir. Bugün benim yaptığım bu analizi finans dünyası da görmektedir: Sermayesi ve finansal güvenliği Batı merkezlerinde risk altında olan Körfez prensleri ve Arap sermayesi, artık en güvenli liman olarak İstanbul’u seçmektedir. İstanbul Ataşehir’de kurulan Dünya Finans Merkezi, bu jeo-ekonomik stratejinin somut bir sonucudur.
Vizyon; dar bir sınır içerisine hapsolmak değil; Suriye’yi veya Irak’ı fiziken işgal etmeden, bu coğrafyalardan akacak olan petrolü, ticareti, lojistiği, buralarda yapılacak yeniden inşa ve tamirat sanayisini İstanbul merkezli kontrol etmektir. Geçmişte Kürt aktörlerle yapılan açılımların ya da görüşmelerin arkasındaki temel dinamik de dil veya kimlik meselesi değildi; Kürt burjuvazisinin “Karadenizli müteahhitlere, büyük holdinglere sağlanan ihale ve imkânları bize de sağlayın” talebiydi, yani ekonomik entegrasyon arayışıydı.
Sonuç olarak; Türkiye’de hükümetler değişebilir, partiler kapanabilir, siyasi üst yapıda büyük dalgalanmalar yaşanabilir. Bunlar geçici üst yapı hareketleridir. Değişmeyen tek şey, coğrafyanın dayattığı ana stratejik eksendir. Türkiye’nin kesik damarları, müttefikleri ve bölgesel iş birlikleriyle yeniden açılmaktadır ve İstanbul, küresel ekonomi-politiğin yeni cazibe merkezi olma yolunda ilerlemektedir.

