Çin’in İran üzerindeki ekonomik egemenliği ve petrol yatakları ile yatırımlar üzerindeki teknik hâkimiyeti; son savaşta İran’ı bir “proksi”si (vekil gücü) gibi konumlandırmasıyla açıkça ortaya çıkmıştır. Çin-İran ortak yapımı balistik füzelerin İsrail’in nokta hedeflerine ve Amerikan gemilerine karşı kullanılması bu durumun en somut göstergesidir. Geçmiş dönemde İran füzeleriyle İsrail’de ne tekil bir nokta vurulabiliyor ne de belirli bir alan etki altına alınabiliyordu. Ancak gelinen son noktada; Çin’in uydu verileriyle sağladığı konum tespiti ve hedef analizi sayesinde, uzaydan dikleşen ve “Demir Kubbe”yi aşan parçalı balistik füzeler kullanılmıştır. Böylece İran, Orta Doğu’da Çin’in askerî ve silahlı bir gücü konumunu almıştır. Bu durum, daha önce yaptığımız “Amerika ile Çin’in İran’daki düellosu” yorumunu doğrulamaktadır.
Ancak bu düello, antagonist bir savaş değildir; aksine, Çin’in İran kaynakları üzerindeki mutlak egemenliğini sağlamak anlamında Amerika ile girdiği örtülü bir konsensüstür. Güney Amerika nasıl ABD’ye terk edildiyse; pratikte Türkistan ve İran coğrafyasını kapsayan bölgelerde de Çin egemenliğinin tanınmasına doğru giden bir süreç yaşanmaktadır.
Çarpıcı gibi görünen bu İran-Çin ittifakı veya Çin’in İran’ı kendi hegemonyasının periferisi haline getirmesi, tarihte yeni bir olay değildir. Herkesi şaşırtan bu durum, aslında tarihin bire bir tekrarıdır. Tatarlar -ki Batılılar ve Amerikalılar bunlara Moğollar der- ve Cengiz Han’ın Tulu soyu Çin’i fethetmiştir. Çin’deki fantastik romanlara konu olan Kubilay Han hikâyeleriyle bu durum zamandan, mekândan ve toplumdan bağımsızlaştırılmıştır. Aslında bu süreç; Hunlardan itibaren Türklerin ve Tatarların Çin’i fethetmesi ve Tatarların buraya yerleşip Yuan Hanedanı’nı kurması olayıdır.
Çin merkezli dünya sistemi ve İlhanlılar
Bu dönemde, tarihte ilk defa farklı bir olgu gerçekleşmiştir: Gerek Andre Gunder Frank’ın, gerekse bunu ilk kez ortaya koyan Zeki Velidi Togan’ın vurguladığı “Çin merkezli dünya sistemi”, Tatarlar tarafından kurulmuştur. Çin’den Türkistan’a, Türkistan’dan İran’a ve oradan Basra Körfezi ile Mısır’a uzanan bu hat; Mısır’da yine bir başka Tatar grubu olan Baybarslar (Memlükler) tarafından durdurulmuştur. Ancak Çin’in İran üzerindeki bu tarihsel egemenliği, İran tarihinin en çok saklanan ve hiç bahsedilmeyen dönemidir.
İran’ı 1200’lü yıllardan 1350’li yıllara kadar İlhanlı Hanedanı yönetmiştir. İlhanlılar; Kubilay’ın kardeşleri ile Hülagü, onun oğlu Abaka ve onun oğlu Argun gibi hanlar tarafından idare edilmiştir. Öyle ki, günümüzde Kazakistan’ın en önemli kabilelerinden biri olan Orta Cüz’e mensup Argunlar, isimlerini İran’da egemen olan Argun Han’dan almaktadır. “İran Moğolları” olarak adlandırılan bu Tatar egemenliği, gerek İran gerekse Batı tarihçiliğinde adeta yok sayılmaktadır. Oysa Akdeniz’den başlayıp Bağdat, Tahran ve Türkistan üzerinden Çin’e giden küresel ticaret yolu bu dönemde kurulmuş; Cengiz Han Yasaları ile 13. yüzyıldaki bu “Dünya Sistemi”nin gelişimi sağlanmıştır.
Selçuklu Devleti üzerine kurulan İlhanlı egemenliği, hem Anadolu’da hem İran’da etkili olmuştur. Fakat Cengiz toprak yasası gereği toprakların han çocukları (hanzâdeler) ve kabileler (uruklar) arasında paylaşılması, iktidarı zayıflatmıştır. Bogul, Ötelebogul gibi soylu kabileler ve “inçü” (şahsi mülk) sistemi nedeniyle bölgenin bölünmesi, iktidar kaybına yol açmıştır. Sonuç olarak İlhanlıların merkezi gücü 1350’lerde sönümlenmiş, yerini han çocuklarından kabilelere geçen bir yönetim modeline bırakmıştır. Çobanoğulları, Celayirliler ve Oyratlar gibi kabileler İran’da bu yapıyı sürdürmüş; ardından aynı bölgeye Timurlular gelmiştir.
Timurlular da Tulu hanedanı yerine Çağatay Hanedanı’nın Tatarlarıdır. Onlar da İran’ı aynı şekilde yönetmiş ve İran, Çin merkezli bir sistemin periferisi olarak işlev görmüştür. Ticaret; İran ve Irak’tan başlayıp Çin’e gitmekte, Çin’den de Akdeniz’e ulaşmaktaydı. İlhanlıların başlattığı bu yapıyı Timurlular devam ettirmiş, Timurluların en büyük müttefiki ise Akkoyunlular olmuştur. Zaten İlhanlılarla birlikte bölgeye gelen Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Bayat kabileleri İlhanlı kökenlidir. Hatta Zeki Velidi Togan’ın da vurguladığı gibi, Osmanlılar da bir Kayı/Kıpçak boyu olarak İlhanlılar döneminde Selçuklu mirası üzerinde egemenlik kurmuştur.
Bu süreç, sırasıyla İlhanlılar, Çobanoğulları, Timurlular, Akkoyunlular ve Safeviler şeklinde ilerlemiştir. İktidar, İran Kızılbaşlarının egemen olmasıyla Nadir Şah ve Kaçarlara kadar uzanır. Günümüzdeki Çin egemenliği, işte bu geçmişteki Tatar egemenliğinin güncellenmiş bir örneğidir. Geçmişte ticaret yollarının kontrolü için kurulan İlhanlı egemenliği, bugün petrol yollarının kontrolü için yeniden biçimlenmektedir.
Kuşak-Yol Projesi ve jeopolitik sıkışma
Çin’in Kuşak-Yol Projesi kapsamında İran üzerinden Akdeniz’e ulaşma ve “Şii Hilali” projesini destekleme stratejisine karşı Türkiye; Suriye ve Irak’taki askerî varlığıyla bu hattı kesmiş, Basra Körfezi’nin güneyindeki tarihsel egemenliğini ve nüfuzunu yeniden ortaya koymuştur. Yani tarihsel süreçte Çin’in çevresi olan İran, günümüzde de Çin’in bir proksisine dönüşmüştür.
Kuşak-Yol meselesinde İran ana güzergâhtır. Bir dönem, İran ve Suriye üzerinden Anadolu’yu baypas ederek, Çin’den başlayıp İran, Basra Körfezi, Akdeniz ve İskenderun Körfezi üzerinden Avrupa’ya giden bir Yeni İpek Yolu projesiyle Türkiye devre dışı bırakılmak istenmiştir. Ancak Ukrayna Savaşı ve bölgedeki gelişmeler bu planı geriletmiştir.
Tarihte Osmanlı’nın, Sokollu Mehmet Paşa’nın Don-Volga Projesi ile Hazar ve Karadeniz’i birleştirme fikri, günümüzde Rusya tarafından engellenmektedir. Buna karşılık, Çin’in Avrupa’ya ulaşmasını sağlayan Kuzey Koridoru Ukrayna Savaşı ile kapanmış; Güney Koridoru ise ABD’nin “Beş Deniz” ve İran’ı çevreleme stratejisiyle kesintiye uğratılmıştır.
Geçmişte Mısır Memlük Sultanı Baybars, İlhanlıların Akdeniz’e ulaşmasını engellemişti. İlhanlılar Antakya Prensliği ve Levant Hristiyanları ile ittifak yapsa da Baybars ve öncesinde Nureddin Zengi ile Selahaddin Eyyubi çizgisi, Çin-İran hattının Batı’ya ulaşımını 13. yüzyılda kesmişti. 20. ve 21. yüzyılda ise bu rolü ABD’nin stratejileri üstlenmiştir.
İran’ın “Şii Hilali” üzerinden Suriye ve Irak’taki Şii/Nusayri unsurlarla Akdeniz’e çıkma projesi ABD’ye karşıydı. ABD ise buna karşılık bir Kürt koridoru oluşturmaya çalıştı. Ancak Türkiye; Suriye ve Irak’a düzenlediği sınır ötesi operasyonlarla bu iki projeyi de akamete uğratmıştır. Sahadaki bu mutlak durumu gören Trump yönetimi de Türkiye ile uzlaşma yoluna gitmiştir. Amaç, Çin’in İran üzerinden Batı’ya akışını sınırlandırmaktır.
Türkiye’nin eksen ülke konumu
Süreç içerisinde, ABD’nin bölgedeki gücünün zayıflaması üzerine Basra Körfezi’nden Hürmüz Boğazı’na kadar olan alanın kontrolü ve oluşan güvenlik boşluğunun doldurulması hususunda Türkiye öne çıkmıştır. Hazar/Azerbaycan ekseninden Türkiye, Suriye, Lübnan ve İsrail’e uzanan yayın yanında; ikinci ana eksen Hürmüz Boğazı’ndan İstanbul’a uzanan hattır.
Kızıl Deniz, Çin’in Avrupa ticaretindeki ana kanalıdır. Malakka Boğazı’ndan başlayarak Kızıldeniz üzerinden ulaşım sağlanır. Bu nedenle Kızıldeniz’deki Husi saldırıları, ancak yerel ve kısıtlı imkânlarla yapılabilir; Çin, kendi ticaret damarı olan Kızıldeniz’de Husilerin işi devasa bir operasyona dönüştürmesine izin vermez.
Hürmüz Boğazı’nın, gemi trafiği riskleri nedeniyle devre dışı kalabileceği bir senaryoda, baştan beri savunduğumuz Nabucco Boru Hattı benzeri projelerle Türkiye, transit geçiş ülkesi olarak kaçınılmaz hale gelecektir. Rusya, Türkmenistan ve Kazakistan gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması, ara hatları oluşturacaktır.
Kuzey Akım boru hatlarının sabote edilmesi ve Ukrayna Savaşı nedeniyle, Rus gazının ve Basra petrolünün çıkış yolları Türkiye kanallarına kaymıştır. Türkiye’nin ABD ile birlikte Çin’e karşı bu denklemde yer alması Rusya’yı rahatsız etse de ekonomik ilişkileri koparma noktasına getiremez; çünkü Rusya’nın dışa açılan ana kapısı Türkiye’dir.
Sonuç olarak Türkiye; İstanbul ile Hürmüz arasında bir eksen ülke olduğu gibi, NATO kanadında da Polonya’dan İstanbul’a uzanan tarihsel anti-Sovyet/Rusya cephesinin ve Ukrayna denkleminin merkez askerî gücü konumuna gelmiştir.
