Öğle arası.
Bir saatlik yemek molası var okulda.
Ama o bir saatte çocuklar sofraya değil, sıraya giriyor: pastane sırası, kafe sırası, market sırası.
Ellerinde poğaçalar, dönere batırılmış ekmekler, bir şişe meyve suyu.
Yani “bir şey yesin de” diye başlayan cümlelerin görünür hâli.
Oysa çok zor değil.
Bir tost mesela.
Evden hazırlanmış bir peynirli sandviç.
Bir termos su, yanına bir meyve.
Bunlar kimseyi yormaz, kimsenin bütçesini sarsmaz.
Ama bir çocuğun hem sağlığını hem alışkanlığını değiştirir.
Sabah sekiz buçukta çocuğunu okula bırakıp öğlene kadar boşta olan onca anne var.
Ev hanımı, çalışan, fark etmez…
Bu mesele “vakit bulmak” değil, “öncelik vermek” meselesi.
Biz annelik-babalığı çantaya konan markalarda değil, çocuğun tabağında unuttuk.
Sonra bakıyoruz, erkek çocuklar on yaşında memeli olmuş, kız çocuklar yorgun, uykulu, obezite sınırında.
Kimin suçu?
Ne yazık ki hepimizin.
Çünkü hepimiz o pastane kalabalığının bir parçası olduk.
Belki yarın sabah poğaçayı değil, evden hazırlanmış bir sandviçi uzatırsak elimizden,
çocuğumuz sadece doymayacak — korunacak.
Ve belki o zaman biz de biraz olsun rahatlayacağız:
Çünkü gerçekten bir saatlik molaya bile sığmayan vicdanımızı doyurmuş olacağız.

