Sevgili Paşam,
Bugün 10 Kasım!
Seni ebediyete uğurlayışımızın üzerinden tam 87 yıl geçti. 87 yıldır, saat dokuzu beş geçe tüm Türkiye’de bir dakikalığına hayat duruyor. Siren sesleri yüreğimizden bir parça daha koparıyor. Seni bir daha bir daha özlüyoruz.
Paşam,
Sizi her an daha çok özlüyorum. Çünkü siz benim en sevdiğimsiniz. Hani çocuklara sorarlar ya; en çok anneni mi babanı mı seviyorsun diye. Biz, hep en çok sizi sevdik.
Nasıl sever insan bu kadar değil mi Paşam! Hiç görmediğin konuşamadığın birini. Ama ben seni yani sizi çok yakından tanıyorum paşam.
Nasıl mı?
Şöyle Paşam; mesela küçük Mustafa’yı, yani sizi, Zübeyde annemizin kucağına verdikleri ilk gün ben oradaydım Paşam. Zübeyde annemizin, kaybettiği yavrularının acısı ve size kavuşmanın sevinciyle gözlerinden akan yaşların şahidiyim.
Babasını kaybeden Mustafa’nın annesi ve kız kardeşi için nasıl evin erkeği olduğunu kendi gözlerimle gördüm.
Rum çetelerine karşı küçücük bedeniyle, çok sevdiği Selanik’i nasıl da savunmak için planlar yaptığını kulaklarımla duydum.
Askeri okul üniformasını giydiği o harika günü nasıl unuturum. Genç Mustafa’nın gözlerindeki o umut silinir mi hafızamdan.
Peki ya, Çanakkale’de destan yazan Mustafa Kemal Paşa! Siz, “size ölmeyi emrediyorum” derken de tam oradaydım. Tüm vücudum buz kesilmişti heyecandan. Askerleriniz nasıl da “Emrinizdeyiz Paşam!” diye haykırmıştı bir ağızdan.
Samsun’a çıkarken Bandırma vapurundaydım. Mavi gözlerinizin denizle buluştuğu o an yalnız bırakabilir miydim ki sizi!
İşte böyle Paşam, kongreleri yaparken de, meclisi açarken de, Cumhuriyetimizi ilan ederken de ben hep sizin yanınızdaydım. En yakınınızdaydım. Çünkü biliyorum ki; siz de benim en yakınımdasınız. Sesimi en çok duyanım. Bağrına en çok basanımsınız.
Paşamsınız!
Babamsınız!
Arkadaşımsınız!
Atatürk’ümsünüz!
Paşam,
Aslında mektubuma başlarken hiç de böyle şeyler yazmak değildi niyetim. Size bugünlerde yaşadıklarımızı anlatacaktım. Aslında biraz şikayet edip, içimi rahatlatacaktım. Ama sonra vazgeçtim. Çünkü siz, yıllar öncesinden zaten günümüzde neler yaşayacağımızı söylemiştiniz.
“İktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerini siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.”
Şimdi yıllar öncesinden bunları yazıp, bizleri uyaran birine ben ne diyebilirim ki!
İktidarı mı şikayet edeyim muhalifmiş gibi gözükenleri mi?
“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” diyerek dünyada bir çok ülkeden önce oy hakkı verdiğiniz Türk kadını, her gün daha fazla sesini duyurma hatta yaşama mücadelesi vermek zorunda diye şikayet mi edeyim?
Biraz güldüreyim sizi Paşam. Birileri çıkıp, bizden önce toplu iğne bile üretilmiyordu diyor. Komik değil mi! Ankara Fişek Fabrikası’nı 1924’te açtığınızı bilmiyorlar. Gölcük Tersanesi’ni mesela! Kurduğunuz şeker fabrikalarını, Eskişehir Hava Tamirhanesi’ni, Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı, dokuma fabrikalarını, Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nı (gerçi diğerlerini olmasa bile bunu bilmeleri lazım, çünkü onlar kapattı) Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nı…
Tam 10 yılda 386 sanayi kuruluşunu 1087’ye çıkaran Cumhuriyeti ve mimarı sizi kendilerince yok sayıyorlar.
Doğru Paşam, onlar bal gibi de biliyorlar. Neler yapıldı, demir ağlarla nasıl örüldü Türkiye’mizin dört bir tarafı. Nasıl kalkınmaya başladı Anadolu. Bozkırdan cennet vatana nasıl dönüştük o kısacık sürede. Gayet iyi biliyorlar da işlerine böylesi geliyor işte.
Paşam,
Gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olanlar şunu da gayet iyi biliyor.
“Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”
İşte Paşam, aslında bugün, bu 10 Kasım gününde size yazmak istememin asıl sebebi de bu asil kan meselesi.
Asil kanın bilincindeki Türk genci, bizler Gezi direnişinde sokaklardaydık. Dilimizdeki tek slogan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”di.
Eminim o günlerde siz de; “Ben demedim mi bütün ümidim gençliktedir.” diyerek haklı bir gurur içindeydiniz.
Paşam; ne kadar gurur duysanız az.
Biliyorsunuz uzun süredir kitap fuarlarına katılıyoruz. Tabii her zaman standımızda olmazsa olmazımız sizsiniz. Sloganımız Mustafa Kemal’in Askerleriyiz. Altında da kocaman resminiz.
Her sabah size günaydın diyerek başlıyoruz güne.
Paşam, fuarlarda tam onda ziyaretçilere açılıyor kapılar. O sırada ilkokul öğrencileri hemen girişte bekliyor. On olduğu anda görmelisiniz Paşam, hepsi salona koşarak giriyor. Benim en hoşuma giden de sizi görünce hepsi birden “Atatürk!” diye bağıra bağıra bizim standımıza geliyor. Bunu belki yıllardır yaşıyorum. Ama yine de her seferinde ilk kezmiş gibi duygulanıyorum.
Çünkü Paşam, siz o çocukların her birinde yeniden yaşıyorsunuz!
Daha dün bir baba ve kızı geldi. Sormuş kızına “Sen, benim mi annenin mi çocuğusun?” diye. Küçük melek de -ki dört yaşında daha- “Atatürk’ümün tabi ki” demiş. Şimdi ağlanmaz mı Paşam buna. Sizi de görür gibi oldum. Yüzünüzdeki tebessümü ve gözünüzdeki doluluğu!
Ama durun Paşam, daha var.
Kağan adında bir ufaklık da annesi ile gelmiş. Atatürk rozetlerimizden iki tane taktırdı hemen montunun üzerine. “Ohh iki tane Atam dedem oldu.” dedi. Beğendiniz mi Paşam Atam dedemi? Ben bayıldım.
Her gün o kadar çok Mustafa Kemal, Ata geliyor ki!
Aa unutmadan söyleyeyim. Sanırım geçen ay da ilkokul ikiye giden bir çocuğa büyüyünce ne olmak istediğini sorduk. Bilim adamı olacakmış.
Neden peki Paşam?
Çünkü bilim adamı olup sizi yeniden hayata getirmenin yollarını bulacakmış. Fena fikir değil, değil mi?
Paşam,
10 Kasım bizi birbirimizden ayıramadı işte! Bilakis, siz her doğan Türk çocuğunda yeniden vücut ve ruh buldunuz.
Evet gözlerim doluyor. Özlüyorum.
Ama size sarılır gibi o çocuklara sarılıyorum.
Onlar arttıkça Atam dedem daha çok yaşayacak.
Mustafa Kemal’in Askerleri hiç bitmeyecek.
Size hasretle Paşam!

