İran’da ve Türkiye’de Türk tarihi bir çarpıtmaya maruz kalıyor. Bu çarpıtmanın temelinde Zeki Velidi Togan’ın anlattıklarını es geçen anlayış var. Bu anlayış, Türk tarihini Anadolu’da Osmanlı ve Selçuklu’dan ibaret görmek olarak tanımlanabilir. Peki İran için ne yapıldı? Orada da her şeyi ve herkesi Fars sayma yoluna gidildi.
Selçuklu’nun Anadolu’ya gelişi, Türk tarihi açısından çok önemli bir gelişmedir. Selçuklu hükümdarlarının zamanla şah ve padişah ünvanlarını alması, Farslaşmanın ilk göstergesidir. Sultanların isimleri de Alaaddin Keykubad, Gıyaseddin Keyhüsrev, İzzeddin Keykavus gibi Fars isimleri oldu. Bunlar, Firdevsi’nin Şahname’de anlattığı hayalî İran tarihinde yücelttiği Keyyani hanedanının isimleridir. Selçuklular, İran’a “Oğuz Yabgu” Devleti olarak girdi. İran’ı yönetirken “şah” olmaya başladılar. Yani Orta Asya Türk yapısını terk ederek İranlılaştılar. Selçuklu şahlarının mücadelesi de ağırlıklı olarak Türkmenlere karşı olmuştu.
Selçukluların bu yapısı Anadolu’da ise Rumlaşmaya doğru gidiyordu. Sultanların çoğu Rum prensesleriyle evlenmişti. İran’dakiler Farslaşırken buradakiler de Romalılaşıyordu. Peki durum böyleyken neden tekrar Türkleştiler? Bu noktaya Türk tarihçiliği kör gözlerle bakmıştır. Burada görülmesi gereken ama hep reddedilen bir olay var. Bu da Hülagu Han ve İlhanlılar olayıdır. İlhanlı, il/el yani kabileler topluluğundan ismini almıştır. Moğollar olarak bilinen topluluğun Ak Tatarlar diye tanınan kesimidir. Hülagü, renkli gözlü ve uzun boyludur. Çocukları da öyledir. Peki, bugün bu atalarımıza neden lanet okunuyor? Neden Anadolu ve İran tarihinde yok sayılıyorlar? Bunun tek nedeni Abbasi Halifeliğini yıkmış olmalarıdır. Böylece tarih yazımına İslamcı bakış açısıyla bir Tatar düşmanlığı sokulmuş oldu.
Baycu Noyan, Kösedağ’da Selçuklu’yu yendi ve ardından Anadolu’da da iki yüzyıl İlhanlılar egemen oldu. Şimdi Mevlana için “Moğol ajanı” diyenler var. Mevlana, İlhanlıların Kıpçak kollarından Horasan’dan gelen bir âlimdi. Osmanlı algısı da sorunludur. Selçuklu’nun Osmanlıya dönüştüğü genel olarak kabul edilir. Zeki Velidi Togan, gerçek bir tarihçi olarak Umumi Türk Tarihine Giriş’te buna net bir eleştiri getirdi. Ama Köprülü ve benzerleri Osmanlıyı tam kavrayamadan, Selçuklu ile Osmanlı sürekliliği tezini işlemeye devam ettiler.
İlhanlılarla gelen kabilelerin bir kısmı Akkoyunlulardı. Bunlar Bayındır boyundandı. Bugün kendilerinin Akkoyunlu olduğunu söyleyen Kürtler de Bayındır kökenlidir. Karakoyunlular ise Bayat boyundandı. İlhanlı’yı oluşturan diğer kabileler arasında Celayirler vardı. Bugün Kerkük’te “Kürt Celayirler” olarak adlandırılanlar da onların soyundan Tatarlardır. Onlarla birlikte Oyratlar gibi kabileler bütün Anadolu, İran ve Azerbaycan tarihini yazanlardır.
İlhanlılar geldiği zaman artık ortada bir Selçuklu otoritesi kalmamış ve bu boyların tümü İlhanlı yönetimine girmişti. Zeki Velidi Togan ve Markwart Osmanlıların da İlhanlılardan gelen tatarlardan olduğunu, Oğuz olmadığını söylemektedir. En önemli komutanlarının isimlerinin Yasak, Baydemir, Baysungur gibi Kıpçak isimleri olmasını buna kanıt olarak sunar. Markwart, onlara Moğol der ama İlhanlı’nın uç boylarındandırlar.
Osmanlı’nın ulu kişileri, başlangıçta Şamanist atalardan oluşuyordu; Geyikli Baba, Barak Baba gibi isimleri vardı. Tarihe ancak bu şekilde bir düzeltme yaparak yaklaşırsak gerçek boyutu görebiliriz.
Tüm bunları günümüzdeki İran savaşının tarihsel altyapısını sunabilmek için anlatıyorum. Osmanlı devletini bu babalar oluşturdu. Ordusu Bektaşilerden kurulmuştu. Peki, Osmanlı ne zaman ve nasıl bir Sünni hilafet devletine dönüştü? Bu, Yavuz’un Mısır’daki Memlukleri yenerek bu kurumu buraya taşımasından sonradır. Bunun öncesinde ise “İranlılar” olarak bilinen hakiki Türklerle Çaldıran’da savaşmıştı. Bu Türkler, İlhanlılarla beraber gelen Türkmenlerdi. “Şaha gidelim” diyerek Osmanlıdan ayrılan Tekeliler, Tokat ve Sivas dolaylarından Rumlular, Şamlılar, Ustaclılar gibi gruplardı. Bunlar, İlhanlılarla beraber Şamanist olarak Anadolu’ya gelmiş ve Orta Asya Türk yapısını koruyan unsurlardı. Şahkulu ile ayaklananlar ise İstanbul’u almayı hedeflemişti. İstanbul, gerçekte Horasan’dan çıkan her boyun asıl hedefiydi. Yine Hz. Muhammed’in de hedefiydi çünkü İstanbul, dünya ticaret sisteminin merkeziydi.
Şah İsmail’in ordusu tamamen Kızılbaş Türkmenlerden oluşuyordu. İran’da bu Türk devletini kuranlar da Anadolu’dan giden “Şahseven” adı verilen bu Türkmenlerdi. Şahsevenlerin İran’daki iktidarı Şah İsmail’in Yavuz karşısında yenilmesinden sonra sarsılmıştır. Bu, aynı zamanda Kızılbaşlıktan Şiiliğe dönüşümün başlangıcıdır. Burada Alevilik/Kızılbaşlık ile Şiiliğin tamamen farklı olgular olduğunun altını bir daha çizelim. Bu dönüşümde Necef’ten fıkıh ithali etkili olmuş, bu süreçte Şiiliğin yükselmesiyle birlikte kalıntı Fars topluluklarının da iktidara geçişi söz konusu olmuştur. Bunlar, Türkleri tasfiye etme amaçlarına Nadir Şah döneminde erişti. Türkler de Anadolu’ya dönmüştür. Bunlar da Anadolu Alevilerini oluşturdu. İran’da ise Farslık yükselmeye başladı.
Kürt tarihi yazanlar, Osmanlı’nın Diyarbakır’ı Perslerden aldığını söyler. Pers dedikleri, Şahseven Türkmenlerden başkası değildi. Beş yüzyıllık süreç içinde buraya gelen Şafiiler, Ermeni kültürüyle karışarak bir kimlik oluşturmaya çalıştı.
Şimdi herkes üç bin yıllık büyük İran tarihinden bahsediyor. Fakat İran’ı yönetenler, bu dönemin çoğunda Türklerdi. Gazneliler bu hanedanlardan biriydi. Firdevsi, eserini Gazneli Mahmut’a takdim ettiğinde Sultan, “benim bir askerim senin Rüstem’inden daha kıymetlidir” diyecektir. Gaznelileri Selçuklular, Harezmşahlar ve İlhanlılar takip etti. İran, bin yıl aralıksız Türk yönetiminde kaldı. Ortada bir Farslık kalmamıştı. İngilizler buraya gelene kadar da durum böyle idi. İngilizler burada petrol bulduktan sonra yeni bir etnogenez yaratmaya çalıştı. İran’daki herkese Ahamenişlerden kalma Persler olduklarını söylediler. Ahamenişler dedikleri, İskender’in önünden onursuzca kaçan Daryus’tan başkası değildi. İngilizlerin uydurduğu bu etnogeneze maalesef bizim tarihçilerimiz de inandı.
İran’da petrol, sanıldığı gibi her yerde değil Mezopotamya ve Körfez bölgesindedir. Bu bölgenin en kuzeyindeki Kerkük, Arap ilan edilerek Irak’a bırakıldı. İran’ın petrollerinin yoğun olduğu Dezful bölgesi ise Anglo-İran Petrol Şirketi tarafından İran’a verildi. Azerbaycan ise Ruslara verildi ve onlara da “Azer” oldukları, Türk olmadıkları propagandası yapıldı. İlk başlarda Kerkük’te Kürt aşiretleri Barzani, Zebari ve Berzenciler İngilizlere karşı Türklerin yanında tavır aldığı için burası Araplara bırakılmıştı. Daha sonra yeniden Kürtlere döndüler ama son gelişmeler gösteriyor ki yeniden Türkmenlerin egemenliği kurulmaktadır.
Bu saydığımız bölgeler dışında İran’da Hazar Denizi kıyılarına kadar hiçbir yerde petrol yoktur. Ve şu anda İran petrolleri ABD’nin değil Çin’in kontrolündedir.
Ortaya en çok atılan tez, İran’ın çok büyük olduğu ve ABD’nin bu alanı askeri olarak zapt edemeyeceğidir. Fakat zaten ABD tüm İran’ı değil sadece bu petrol bölgesini ele geçirmeye çalışıyor. Ahvaz bölgesinde Şii Arap planını uyguluyor. Azerbaycan’ın güneyindeki Mahabad bölgesinde ise Kürt planını devreye sokuyor.
İran, bir dönem sosyalist literatürün tanımlamasıyla alt emperyalistti. Bölgede ABD’nin hizmetindeki en güçlü ordu Şah’a aitti. Daha sonra bu durum değişti ama Türklüğün geri plana atılıp Farslığın öne çıkarılması değişmedi. Bugün İran’da Türkler savaşıyor, Türkler protestolara katılıyor ama Türkçe şarkı ya da slogan duyulmuyor. Yani Türkiye’deki Kürt sorunu değil ama İran’daki Türk sorunu çok büyüktür.
Tarihin derinliklerinde Büyük Kiros, Mesaget komutanı Tomris Han tarafından yenilgiye uğratılmıştı. Sonrasında onların soyundan gelenler İskender karşısında dağılınca, artık kimsenin Pers olma gibi bir iddiası da kalmamıştı. Ve sonrasında beş yüz yıllık Part egemenliği geldi. Partlar, Turan’dan gelerek bu hakimiyeti kurmuştu. İran tarihi bunlardan hiç bahsetmemeyi tercih eder. Mitradates ile bütünleşmiş olan bu hanedan Arşaklar olarak bilinir. Güneşe ve göğe taparlardı. Anadolu’daki Pontlar da bunlardandı. Oysa Persler Zerdüşt idiler ve Ahuramazda’ya tapıyorlardı.
Bugün iş savaşa geldiği zaman İran’da Türkler hatırlanır ama İran Cumhurbaşkanı Türkçe Haydar Baba şiirini okuduğu zaman onun bile mikrofonu kesilir. Buna rağmen Devrim Muhafızları’nın bile çoğunluğu Türklerden oluşur. İran yönetimi ise Zerdüştlükten gelip İslam’a yedirilen kavramlarla toplumu birleştirmeyi denemektedir. Ama belirttiğim gibi, yapılan tüm mitinglerde hatta Azerbaycan’dakilerde bile tüm sloganlar Farsçadır. Oysaki buradaki tüm halk tarih boyunca Türk olmuştur.
İran’da da Tatarlar, Türklüğü temsil etmişti. Bu Azerbaycan’da da böyle oldu. Sovyet döneminde Azerbaycan Türkleri için Kafkasya Müslümanları ya da Kafkasya Tatarları tanımlaması kullanılmıştı. Buna rağmen Türkiye’deki bazı Türkçülerde halen Hülagu’nun torunları diyerek yapılan bir Tatar düşmanlığı var. Tatar kavramını Rusların icat ettiği sanılır ama bu da bir yanılgıdır. Tam tersine Ruslar, Tatar kavramından nefret eder. Rusları iki yüzyıl yöneten, tüm Rus knezlerini kesen Tatarlardır. Hatta Rus kadınlarıyla Tatarların oluşturduğu etnik kimlik, bugünkü Moskova Ruslarını oluşturmuştur. Bu etnogenezi Gumilev anlatır. Novogorod’da İskandinav kökenli Ruslar kalsa da mesela Kiev’deki Rusların tümünü Batu Han kesmiştir. Saratov, Ryzan gibi eski Rus knezliklerinin tümünün kaleleri yakıldı. İnsanları da bu kalelerle birlikte ortadan kaldırıldı.
Ana meseleye geri gelirsek, İran’ın geçmişte İsrail ile çatışırken attığı füzelerin çok zarar veremediğini görüyorduk. Şimdikilerin farkı, Çin füzelerinin yine Çin’in verdiği koordinatlara göre atılmasıdır. Yani aslında ortadaki çatışma Çin’le Amerika arasındadır fakat benim tezime göre durum biraz daha farklı. ABD, 1945’te Almanya’yı kendi sistemine entegre etti. 1980’lerde Çin’i de kendine bağladı. SSCB’nin yıkılmasının ardından entegrasyonu buraya da ulaştı. Bugün Ukrayna’daki ABD-Rusya çatışması ve İran’daki ABD-Çin çatışması yerel çatışmalardır. Kavga, Dünya Sistemi içindeki güçlerin yereldeki çatışmalarıdır.
Biliyorsunuz, İran bir Amerikan uçağı düşürdü ve bu, İran’ın ne kadar güçlü olduğunun göstergesi olarak sunuldu. Oysa belki 10 bin ABD uçağı İran üzerinde uçup geri dönmüştü ama bu durum görmezden gelindi. Doğrusu, Çin’de bile ABD uçaklarını vurabilecek bir dijital teknoloji olmadığıdır. İran hava sahasının savaş boyunca korunamadığı açıktır.
Çin ve ABD arasında savaş, yalnız bir kez Kore’de olmuştu. Daha sonra Kuzey Kore Çin’e, Güney Kore ABD’ye entegre oldu. Yani Marksist deyimle ifade edersek, artık emperyalistler antagonist değil uzlaşabilir çelişkiler içindedir. Çin’deki patron ile ABD’deki patron, aynı şirketin adamlarıdır. Bu nedenle çatışmalar Lenin’in dediği tarzda bir savaşa dönüşmüyor. Aralarında yine de anlaşıyorlar. Bu noktada Kautsky’nin ultra emperyalizm teziyle haklı çıktığını görmeliyiz.
Basra Körfezi’ndeki ambargo, Türkiye’nin Kesik Damarları kitabımdaki öngörülerimin gerçekleştiğini gösteriyor. Nabucco boru hattıyla bütün petrollerin Ceyhan’a gelmesi ve buradan da Avrupa’ya gitmesi beklentisi vardı. Fakat bir taraftan PKK, diğer taraftan Şii Hilali bu yolu kesti.
ABD önce Irak’taki, sonradan da Libya’daki petrol üretimini tahrip etti. Şimdi de aynı tahribatı İran’da yapıyor ve böylece gerçekte Amerikan kaya gazının önünü açmış oluyor. Rus gazı da bu süreçte değer kazandığı için Rusya da bu olanlara alkış tutuyor. Üçüncü Dünya Savaşı’nın Amerikan kaya gazıyla Rus doğalgazının savaşı olacağını yazmıştık ve Ukrayna’dan beri de bunu yaşıyoruz.
