Yekta Güngör Özden, çocukluğundan itibaren tüm hayatını bir “nehir söyleşi”de Hazar Arısoy’a anlattı. Atatürkçülüğe Adanmış Bir Ömür ismiyle bir kitap olarak da
yayınlanan söyleşinin seçtiğimiz bölümlerini sunuyoruz.
Babam çok Atatürkçü bir insandı
Babamla annem Niksar’da tanışmışlar. Babam Niksar’da öğretmenken annem de belediye başkanının torunu. Orada tanışmışlar. Annemin babası bakkallık yapan Şevket Efendi isimli biriydi.
Evlendikten sonra 1932’de ben doğmuşum. 1936’da kız kardeşim doğdu. 1939’da, vefât eden eski müsteşar Tekel Genel Müdürü Süreyya Yücel Özden doğdu. Üç kardeştik biz.
Babam çok Atatürkçü bir insandı. Bir kere evimizin her tarafı eski harflerden yeni harflere geçişin afişleriyle doluydu. Onları babam asmıştı. Bayramlarda, özel günlerde çıkıp söylev veren bir adamdı.
Babamın 10 Kasım 1938 gününe ait gazetelerin koleksiyonu vardı. O günün bütün gazetelerini saklamıştı. Ben o gazeteleri babamdan aldım, Sivas Lisesi kitaplığına armağan ettim.
Lise okumak için bir kamyonun arkasında Samsun’a gittim
Ortaokulu Niksar’da bitirdim. Sonra lise zamanı geldi ama Niksar’da lise yok. Tokat’ta da lise yok. E ne yapacağız. En yakın lise için Samsun’a. Bir kamyonun arkasında lise okumak için Samsun’a gittim. Bir gece otelde yattım. Para çantamı yastığımın altına koydum. O zaman tek kişilik oda yok. Başkalarıyla beraber yatıyorsunuz. Ne olur ne olmaz diye. Ertesi sabah erkenden gidip kaydoldum.
Sivas Erkek Lisesi’ni Sivas Lisesi yapan benim
Sivas Erkek Lisesi’nde okudum. “Erkek lisesi” ama muhtelit lise. Kızlar da okuyor. O zaman ben talebe cemiyetindeydim. Benim öncülük ettiğim bir müracaatla 1946’daki 4. Millî Eğitim Şûrası’nda karar alındı. “Erkek” ifadesi kaldırıldı, Sivas Lisesi oldu.
Kız öğrenciler var, kız arkadaşlarımızla beraber derslere giriyoruz ama erkek lisesi… İnkâr eder gibi… Ne demek bu, ayrımcılık var. “Erkek” sözcüğünü kaldırdık. Bu benim ilerici hareketlerimden biridir.
Neclâ ile nişanımız, nikâhımız ve evde yaptığımız düğünümüz
Nişanımız İzmit’te, Neclâ’nın memleketinde oldu. Nişanımızı Halil İbrahim Gönen isimli bir bey kıydı. İzmit Özel İdare Müdürüydü. Benim halamın oğlu, Neclâ’nın da akrabaları katıldı. Onların evinde nişanlandık. Nişan olduğu vakit daha okullarımız bitmemişti. Üç yıl nişanlı kaldık. 1956’da nikâhlandık.
Göl Gazinosu’nda oldu. Nikâh salonu Gençlik Parkı’nın oradaydı. Ailelerimiz katıldı, bizi tanıyan arkadaşlarımız katıldı. Nikâh şahitlerimizden birisi yargıç Hilmi Özüaydın’dı. Diğeri de Atatürk döneminde bölge valiliği de yapan Kudret Kantoğlu’ydu. Hani anlatmıştım ya, arkadaşımın babası.
Düğünümüzü de 1959 yılında evde yaptık. Böyle bir tören gibi değil de kendi aramızda, aile arasında bir eğlenceydi. Orada damatlık ve gelinlik giydik. Düğünü de annemlerin evinde yaptık. Onların evi Kurtuluş’taydı. Küçücük bir evdi. Zaten bak resimlere, zor sığıyoruz. Masraf olmasın diye bu daracık evde yaptık sade düğünümüzü.
Lisede çıkardığım duvar gazetesi
Ekrem Kangal arkadaşımla lisede duvar gazetesi çıkarıyorduk. O bir alışkanlık oldu. Sivas’ın Hakikat gazetesinde yazı yayınlıyorduk. Benim şiirlerim çıkmıştı Sivas’ın Hakikat gazetesinde. Bir de Ülke gazetesi vardı Sivas’ın tanınmış Halk Partili bir ailesinin çıkardığı… Ben onun da lise talebesiyken muhabiriydim.
Atatürk’ün naaşının Anıtkabir’e taşınmasında görevliydim
Türkiye Mili Talebe Federasyonu’na Dışişleri Bakanlığı’ndan bir telefon geliyor. Atatürk’ün Anıtkabir’e gömülme işleminde Türk gençliğini temsil edecek bir isim… Türkiye Millî Talebe Federasyonu da Yekta Güngör Özden diyor. Ve bana bir kart geldi. Sana da göstermiştim. Ben kartı aldım.
Federasyon beni görevlendirdi çünkü Dışişleri Bakanlığı’ndan Federasyon’a bir öğrencinin törene katılmak üzere adının bildirilmesi istenince ben daha faalim ya, dergide müdürlük yapıyorum, organizasyonlar yapıyorum, geceler düzenliyorum, onlar da beni görevlendirdi.
Cebeci Ortaokulu’nda on üç yıl öğretmenlik yaptım
Askerlikten sonra avukatlık stajına başlayacağım, avukatlık stajı parasız. Nişanlıyım bir, o yıl nikâhlandık işte. Nikâhlanacağız iki, elde avuçta yok. İlk yıllarımda öğretmenlikten aldığım para ile geçindim. Çünkü Ankara’da avukat olacaksın, para kazanacaksın, tutunacaksın kolay şeyler değil.
Tam on üç sene öğretmenlik yaptım. Cebeci Ortaokulu’nda yaptım. Üç sınıfa, son sınıflara Türkçe dersi, üç ikinci sınıfa yurttaşlık bilgisi dersi, üç birinci sınıfa da yazı dersi verdim.
Şairlerle şiir okuma günlerimiz
O dönem Ulus’ta Sümerbank’ın karşı sırasında gökdelen var ya, onun alt katında İstanbul Pastanesi vardı. Ulus’tan Anafartalar’a çıkarken sağ tarafta, sokak başında… İstanbul Pastanesi’nde şairler toplanırdık. Şairlerden Osman Atillâ, Mehmet Çakırtaş, Aydoğan Onursal, Erdoğan Ünver, Hüseyin Çolak, Abdullah Rıza Ergüven, Jülide Gülizar, Cevdet Arslangül, Gülten Akın, Gültekin Samanoğlu… Aklımda kalanlar bunlar. Şiirle uğraşanların toplantı yeriydi o pastane. Şairler cumartesi günü orada toplanırdık. Bir masa etrafında otururduk, herkes yazdığı son şiirini okurdu. Eleştirir, konuşurduk. Öyle geleneksel bir toplantımız vardı.
1953’te yobazlığa karşı eylemimiz
1953 yılında yobazlığa karşı miting yaptık. Türkiye’nin bazı yerlerinde gerici hareketlerin sesi çıkmaya başladı. Bu sırada hani Kızılay ile Sıhhiye arasında Atatürk Bulvarı üzerinde bir Atatürk Heykeli vardır. O heykelin kılıcına vurdular. Kılıçta hasar oldu. O sırada Ali Hikmet Bengi isimli tıp fakültesinde okuyan bir arkadaşımız bu saldırıyı önledi. Saldırganları kovalamış oradan. Biz de bunun üzerine bir miting yaptık. Hattâ Celâl Bayar’ı da çağırdık. Celâl Bayar’ı köşkten ben gittim aldım. Orada bize bir nutuk attı.
Aslında Hukuk değil Tıp okumak istiyordum
Ankara’ya aslında hukuk okumaya gelmedim, tıbbiye okumak için geldim. Ben hep doktor olmayı düşünüyordum. Babam ile de öyle anlaştık. Doktor olmak için Ankara’ya geldim, gittim tıbbiyeye müracaat ettim. O sırada Kore Savaşı vardı. Kendi kendime düşündüm: Altı sene… Bir yandan da savaş var. Ne olur ne olmaz. Benim dedem de hâkimdi. Daha önce söylemiştim, iki yıl Cumhuriyet döneminde hâkim olan, daha önce de kadılık yapan. Ben de gittim Hukuk Fakültesi’ne kaydoldum.
“Devrim Gençliği” dergisinin yazı işleri müdürüydüm
Talebe Cemiyeti’ne girince o zaman Talebe Birlikleri, yüksek okullarda yüksek okul öğrenci derneklerinin oluşturduğu Yüksek Okul Talebe Birliği, fakültelerde fakülte öğrencilerinin oluşturduğu Üniversite Talebe Birliği, onların da üzerinde Türkiye Millî Talebe Federasyonu (TMTF). Bir tarafta da Millî Türk Talebe Birliği var. Tutucularındı o zaman. Biz Atatürkçü grup, TMTF’nin örgütlendiği Talebe Cemiyetleri içinde görev aldık. Ben Ankara Üniversitesi Talebe Birliği’nden geldim. Kültür Kolu Başkanı seçildim. Kültür Kolu Başkanı seçilince Talebe Federasyonu’nun da yayın işlerine baktım ve Devrim Gençliği dergisinin de yazı işleri müdürü oldum. Onun da adı İnkılap Gençliği’ydi altıncı sayısında sahibine haber vermeden onu Devrim Gençliği yaptım. O dergi 25 sayı çıktı.
CHP Gençlik Kolları’nı kuran on beş üyeden biriydim
Ankara’dayız. Tabiî Cumhuriyet Halk Partisi’ne sempatimiz var. Talebe cemiyetlerinde çalıştığımız için toplantılara gidip geliyoruz. Zamanla tanındık. Dr. Suphi Baykam, Gençlik Kolları’nı kurulacağı zaman beni de çağırdı. Gençlik Kolları’nı kuran on beş üyeden biri bendim işte.
Ecevit, on beşinci üye olarak Londra’dan gelip sonradan bize katıldı. O da benim gibi sıradan bir üyeydi. Sonra gazetede yazmaya başladı. Öyle tanındı, siyasette de yükseldi.
Yalanımı, hırsızlığımı, partizanlığımı kimse söyleyemez
Ben her zaman tutarlı, gerçekçi ve dürüst olmayı ilke edindim. Yalanımı kimse söyleyemez, hırsızlığımı kimse söyleyemez, partizanlığımı kimse söyleyemez. Gelsinler şurada partizanlık yaptı, şurada hırsızlık yaptı desinler bakayım. Hukukta senin ne taraftan olduğun belli olmayacak. İnancın belli olmayacak, nereli olduğun belli olmayacak… Şimdi hâkimsin, başında türban, dinsel bir sembol… olmaz.
İsmet Paşa paltomu tutarak jest yapmıştı
Bir gün İsmet Paşa ile çalışıyoruz. “Kızılcahamam Dosyası’na baktın mı?” “Baktım Paşam”, “Nallıhan Dosyası’na baktın mı?” “Baktım Paşam” dedim. Derken Paşa’nın gri, siyaha yakın elbisesinin sol bacağında yarım metrelik bir iplik duruyor. Beyaz iplik. Benim içim rahat etmedi. İpliği almak için ister istemez bacağını sıktım. “Ne oluyor!” diye sertçe seslendi. İpliği gösterince üzüldü. “Bir çay daha içer misin Yekta?” dedi. “Gideyim paşam, işim var” dedim. Dışarı çıktık. Paşa’nın bakıcısı vardı Yılmaz, benim de ortaokuldan talebemdi. Yılmaz benim şapkamı tutuyor, paltom yok. Sağıma döndüm baktım Paşa tutuyor paltomu. “Aman Paşam” dedim. Bak aynen söylüyorum, “Bu insanî bir yardımdır. Sen insan değil misin?” dedi bana. “Paşam kusura bakmayın” dedim ve Paşa’nın tuttuğu paltoyu giydim. İçeride sert çıkışı onu üzdü. Beni öyle uğurlamak istemedi. Büyük bir jest tabiî.
Erbakan, oğluna elimi öptürttü
Erbakan’la bir çatışmamız olmadı. Erbakan’ın partisinin kapatılma dâvasının açılışını ben yönettim. Erbakan’ın dinlenmesini de ben yaptım. Cumhuriyet Başsavcısı açtı. Dosya bize geldi. Bize geldiğinde ben Refah Partisi’nin savunmasını dinleyen heyetin başındaydım. Emekli olup ayrılınca karar vermek Ahmet Necdet Sezer zamanına kaldı. Bir de Başkent Üniversitesi’nin açılış töreninden çıkıyorduk, oğlunu çağırdı. “Gel oğlum, Yekta Bey’in elini öp,” dedi.
Kedilerimiz
Kedimiz Pamuk 15 sene bizimle yaşadı. 17 yaşında öldü. Salona girdiği zaman kuzu geldi sanıyorlardı. Böyle bembeyaz ve iri bir kediydi. Rus-İran kırmasıydı. O gitti. Sonra Çita geldi. Benim arkadaşım. Biraz hırçın ama. Birden pati atıyor, tırmalıyor. Ama arkadaşlık ediyor. Gece yanımda, olmadığım zaman yerimde yatıyor.
Atatürk sadece Türkiye için değil tüm dünya için bir örnek
Mustafa Kemal sadece Türkiye için değil tüm dünya için bir örnek. O, Türkiye’yi yoktan var etti. Yönetimi olmayan, güvenliği olmayan, sağlığı olmayan, huzuru olmayan bir ülkeydi Türkiye. Osmanlı’nın enkazı arasından çıkmaya çalışan bir devlet, o olanaksızlıklarda yaratılmış bir mucizedir Cumhuriyet.
Bugünkü iktidarı Cumhuriyet’in yönetimine yaraşır görmüyorum
Benim iktidara karşıtlığım siyasî bir karşıtlık değil, vatandaş olarak bunları beğenmiyorum. Bunların yürüyüşlerine karşı olduğum için bu iktidara karşıyım. Zihniyetlerini biliyorum, tutumlarını biliyorum, kaynaklarını biliyorum, iktidara gelişlerini biliyorum. O yüzden de Cumhuriyet’in yönetimine yaraşır görmüyorum bunları. Bunların ülkenin başında bulunmasına gönül rızâm, akıl yatkınlığım yok.
Ben bugünün iktidarını Türkiye’ye yaraşır bir iktidar olarak görmüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin yirmi yıla yakındır bu iktidarın yönetiminde olması benim Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığıma ağır gelen bir konum. Anıtkabir ziyaretinden “sap gibi durmak” diye söz eden insanların Türkiye’nin kurucusu, Türklerin kurtuluşu sayılacak bir mucizenin yaratıcısı olan Atatürk’e olan yaklaşımları benim için çok çirkin bir tutum. Kaldı ki Atatürk ilkelerine olan bağlılıklarının olumlu olmadığını her gün tartışacağımız olaylarla ortaya koyanlar benim için sıcak bakılacak yöneticiler değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu yüzyılın olanakları ve siyasal düzeyi içerisinde bu kişiler tarafından temsili benim ağırıma gitmektedir.
Türk Solu ile tanışmam
Ben Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı iken Özgür Erdem yanında bir arkadaşıyla Atatürkçü Düşünce Derneği’nde beni ziyaret ettiler. O gün de benim Hacettepe Üniversitesi’nde öğrencilere konuşmam var. Onlara “şimdi benim Hacettepe’de bir konuşmam var. Çıkmam gerekiyor.” dedim.
“Biz de gelelim” dediler. “Evet, gelin” dedim.
Beraber Hacettepe’ye gittik. Konferans salonunda Özgür yanıma geldi. Bana “Arkada birkaç kişi var. Onlara dikkat edin. Olay çıkaracaklar.” dedi. Ben de ona göre hareket ettim. Konuşmamı uzattım. Onlar arkadan el kaldırdıkları sırada “çocuklar zamanım doldu” dedim, toplantıyı orada kestim.
Eğer Özgür’ün uyarısı olmasaydı o gün olay çıkaracaklardı. Anarşist tavırlı birkaç çocuk… Fakültenin yaramazları… Bizim toplantıyı kötüye kullanacaklardı. Sonra millet bilmeyecekti, benim için de “gitti, kışkırttı” diyeceklerdi. Özgür’ün uyarısı sayesinde o gün uyanık davranıp toplantıyı bitirdim. Size inancım böyle oluştu.
Sonra Özgür diğer arkadaşlarıyla tanıştırdı.
Gökçe Fırat tanıdığım, sağlam, verimli bir Atatürkçü
Gökçe çok nâzik bir çocuk. Çok saygılı davranışları olan terbiyeli, vefakâr bir insan. Bana sık sık İstanbul’dan el yazısıyla mesaj yazar gönderir. Ben onların hepsini saklıyorum. Gökçe’yi özellikle takdir ettim. O yaşta, o kültürde bir çocuğun yazdığı yazılardaki yaşam zenginliği başka bir şey. Gökçe gibi beş altı insan olsa Türk toplum yaşamının aydınlığı başka türlü olur.
Tanıdığım, sağlam verimli bir Atatürkçü. Ona çok şeyler yakıştırdılar ben onun hakkında uygulanan ceza önlemlerinin hiçbirisinin gerçekçi ve doğru olduğu kanısında değilim. Bir hukukçu olarak Gökçe’nin yöneltilen suçlamalardan tutuklanması gibi bir şey olmaz. Gökçe dar görüşlülerin, kısır anlayışlıların kurbanı olarak hapiste kaldı. O yüzden Gökçe için söylenecek olumlu sözlerin hiçbirinde aykırılık yoktur.
Bir kere kalemi kuvvetli. Düşüncesi duru. Sağlam, verimli ve çalışkan bir Atatürkçü genç. Atatürkçü geçinenlerin çoğunun nesi var? Bir tane kurşun kalemleri, bir satır yazıları bile yok.
Lâfla Atatürkçü olmak önemli değil. Üstelik koşulların güçlüğüne karşın ayakta duracak kadar güçlü olmak önemli. Gökçe onu başarmış bir arkadaş.
Gökçe kadar yazı yazıp yararlı olan, topluma seslenen, Atatürk’ü Atatürkçülüğü savunan başka birini daha bana göstersinler. Basında bile yok.
Bayramdan bayrama namaz kılarım
Namaz kılarım (gülüyor). Bayramdan bayrama… Bayram namazlarında camiye giderim. İçimde bir boşluğu doldurmuş oluyorum. Bir gereği yerine getirmiş hissediyorum kendimi.
Ben namazı Tanrı’ya bir yaklaşım olarak sayıyorum. Aslında Tanrı’ya inananların özünde temizlik, duruluk, inanç gücü olması gerekir. Pek çok insan namaz kılmıyor ama onların içindeki inanç duygusu onlara yeter.

