25 Haziran’dan (2025) bu yana, İzmir – Aliağa’da çıkan yangınla, yine yıllık ve alışıldık orman yangınlarının uğursuz silsilesine girdi, güzelim yurdumuz… Karabük, Bursa, Bilecik, Antalya, Mersin – Silifke, Ankara, Kahramanmaraş, Konya, Sakarya, Malatya, Sivas, Adıyaman gibi pek çok ilimizin zaten azalmakta olan kıt ormanlık alanları, günlerdir alev alev yanmakta! Tam da dendiği gibi, ülkemizin ciğerleri yangınlara teslim olmuş durumda! Biz bu yurdun öz çocukları da, yüreğimiz kan ağlayarak, yangın canavarlarının daha nereleri yutacağının karamsar ve kötümser beklentisi içinde, bekleşip, durmaktayız? Şimdiye dek, yüzbinlerce hektarlık bir alanımız, üzerindeki milyonlarca ağacımızla birlikte kül olmuştur! Her yer, griye, siyaha kesmiştir? 17 yurttaşımızı yangınlardan dolayı yitirmiş; 50.000 kişiden fazlasını, köylük yerleşim yerlerinden tahliyeye zorunlu kalmış durumdayız! Yiten ormanlarda yaşayan börtü-böcek ve öteki canlarımızın hesabını bile yapamıyoruz? Bu tam bir felâkettir! Ulusal bir felâkettir! Ve de, hem de, ‘Devlet’ denilen dizgesel mekanizmanın çöküşünün, param parça edilişinin yarattığı bir toplumsal ve ekolojik yıkımdır! Orman yangınlarında kurban verdiğimiz orman işçilerimiz, AKUT gönüllülerimiz ve diğer görevlilerimizi, rahmet ve minnetle anıyorum; ailelerine baş sağlığı ve sabır diliyorum… (Bkz.: Anon., ‘Küle Döndük!’, Hürriyet, 28.07.2025, s. 12 ve: Anon., ‘Kundakçı FETÖ’den İhraç Eski Asker Çıktı’, Sözcü, 29.07.2025, s. 10.)
Küresel iklim değişikliğini; özellikle 1990’lı yıllardan bu yana çok şiddetli yaşamaya başlayan dünyamızda, (ki yaşı, 4.550.000.000 yıldır!) 1750’lerde başlayan sanayi devriminin yarattığı enerji ihtiyacı ve enerji üretimine koşut olarak (karbondioksit, ozonu seyrelten kloroflorokarbon, metan ve azot oksitler gibi) sera gazları salınımının artışı tetiklemiştir. 15 bin yıl önce sona eren son buzul çağından bu yana ortalama sıcaklık sadece 5 ℃ artış göstermiş ise de, son 140 yılda, hava sıcaklığındaki artış 0,74 ℃ olmuştur! Son 50 yıl, buzul kayıtlarına göre, son 6.000 yılda gözlenen en sıcak yarım yüzyıldır! Ve de 2000’lerde meteorolojik afetlerin sayısı, 1960’lı yıllara göre, üç kat artmış durumdadır! (Bkz.: Serhan YEDİG, 99 Sayfada – Küresel İklim Değişimi – Prof. Dr. Mikdat KADIOĞLU (Söyleşi), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, ss. 2-17.)
İşte asıl olarak bu yüzden, Türkiye de, dünya yüzünde iklim değişikliğinden özellikle etkilenmesi beklenen Afrika, Akdeniz ve Asya coğrafik bölgelerinin tam ortasında yer almaklığından dolayı, son yıllarda, aşırı sıcaklık dalgalarıyla karşılaşmakta, kuraklık, çölleşme, susuzluk yaşamakta; kırlık ve köylük alanların ve tarımsal bölgelerin nüfus, gelir ve ürün kaybına uğraması, ekonomik olarak yoksullaşması, verimsizleşmesi, kentlere göç, kentleşme, apartmanlaşma, betonlaşma, kent caddelerinde akan yağışın yüzeyde kalıp, toprağa girememesinden dolayı selleşmesi, orman ve toprak erozyonu, odunluk ağaç kesimi, ormanlık alanlardan tarla açma, ormansızlaş(tır)ma, anız yakma, insan ihmali sonucu orman yangınlarının artması, hattâ, kasıtlı olarak (etnik bölücüler, Kürtçüler, din – şeriat devleti isteyen gericiler ve yobazlar, ABD – CIA’in Türk Ulusu’nu yok etmeye yönelik yetiştirip, kolladığı FETÖ ve ABD / AB’nin kışkırtıp, desteklediği bölücü terör örgütü PKK/YPG’ye bağlı – ‘Ateşin Çocukları İnisiyatifi’ gibi – teröristler eliyle), bile-isteye yakılan ormanlar … sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalmaktadır…
Neler oluyor?
Orman yangınlarından birinci derecede sorumlu olan (Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı) Orman Genel Müdürlüğü, AFAD ve (nedense hep ikinci, üçüncü planda, yedekte tutulan?!) Türk Silahlı Kuvvetleri gibi merkezî kurumlarımız ve yerelde de (Büyükşehir ve ilçeler) belediye örgütlerimize bağlı itfaiye teşkilâtlarımız ve AKUT gibi sivil ve gönüllü yardım kuruluşlarımız ve her zaman olduğu gibi, elleri – tırnakları, kovaları, hortumları, çalı süpürgeleriyle, tişörtleriyle, yanmış elleri-kollarıyla yangınlarla boğuşan halkımız, sade yurttaşlarımız, köylülerimiz, kentlilerimizle, yurdumuzun 25 ayrı bölgesinde aynı anda ortaya çıkan / çıkartılan orman yangını afetlerimizle başa çıkmağa uğraşıyoruz?! Yetersiz, çaresiz, güçsüz kalıyoruz?!
1986’dan bu yana yangın söndürme görevini sürdüren Türk Hava Kurumu, bu yıl, orman yangın sezonunun hemen başında, filosundaki 8 adet (‘Ateş kuşları’ diye anılan) CL-215 model uçakları satmak için ihâleye çıkıyor?! Neden, niçin?! O THK ki, 2013 yılında kendi, yerli uçaklarını üreteceğini açıklamış; 5 yılda tamamlanacak 100 uçaklık bir projeye soyunmuştu? (Engellediler…) (Bkz.: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/yangin-sezonunda-thy-den-yeni-ucak-satisi-yanginla-mucadele-sahnesinden-cekiliyor-2406449; erişim: 31.07.2025.)
Tarım ve Orman Bakanı (İşletmeci) İbrahim Yumaklı, günlük alışıldık tavrıyla, (örnek olsun!) Bursa – Harmancık yangınıyla ilgili olarak, ‘gece boyu arkadaşlarımız yangın alanını çevrelediler; (sabah olunca) 5 uçak, 30 helikopter, 855 kara aracı ve 2.300 personelle müdahalemize devam ediyoruz!’ yollu açıklamalar yaparak, yetersiz kalan uçak sayısını, gece-görüşlü helikopter olmamasından dolayı müdahalede geceler boyu tutuk kalmalarını, ordumuzun yeterli sayıda asker ve insan gücü olmasına karşın, bunların nedense yangınlara müdahalede kullanıl(a)madığını, örtmeye, kapatmaya çalışıyor?!
Cumhur-Başkan(ı) Erdoğan’ın 28.07.2025 tarihli basın toplantısında, yangınlara ilişkin söylediği şu sözler, onun genel durumu nasıl gördüğünü belirtmekte: ‘İklim değişikliğinin bir sonucu olarak, orman yangınlarındaki artış artık küresel bir sorun haline gelmiştir. (..) Birleşmiş Milletler’e göre orman yangınlarında 2030 yılına kadar yüzde 14, 2050 yılına kadar ise yüzde 50 artış beklenmektedir. (..) Aşırı sıcaklar düşük nem ve şiddetli rüzgâr maalesef yangın riskini daha da yükseltiyor. (..) 27 uçak ve 105 helikopter ülke genelinde 65 noktada, 6 bine yakın kara aracımız ise 1600 noktada konuşlandı. Orman teşkilatımız 25 bin yangın personeli ve ihtiyaç halinde desteğe gelen 132 bin gönüllüsüyle 1 Mayıs’tan itibaren teyakkuz durumuna geçti. Ormanlarımızı 14 insansız hava aracı ve 776 gözetleme kulemizle yedi gün 24 saat takip ediyor ve yangın meydana geldiğinde sadece iki dakika içinde tespit ediyoruz. Bakın bu alanda insansız hava aracı kullanan iki ülkeden biriyiz. Kendi geliştirdiğimiz meteorolojik erken uyarı sistemimizle riskli bölgeleri önceden görüyor, önlemleri artırıyoruz. Dünyada beş ülkenin sahip olduğu yangın yönetim uçağımız Otağ da bu konuya ne kadar ehemmiyet verdiğimizin bir başka göstergesidir. (..) Sahip olduğumuz bu teknolojiler sayesinde yangına ilk müdahale süresini 40-45 dakikalardan 10-11 dakikalara düşürdük. Hava ve kara araçlarımızın (..) hiç olmayan yangın gölet ve havuzlarının sayısı bugün 4 bin 796’ya ulaştı. Yine 2002’de 73 ton olan havadan su atma kapasitemiz bugün 438 tona yükseldi. Tarihimizin en güçlü hava ve kara filosuyla yılbaşından bu yana toplam 4 bin 247 yangınla mücadele ettik. (..) Bu yıl şu ana kadar çıkan yangınların yüzde 96’sı insan kaynaklıydı (..)(..) Elbette çok az da olsa sabotaj ve kasıtlar da var. 1 Haziran’dan bu yana 149 şüpheli gözaltına alınmış, 38 kişi tutuklanmış, 61 kişi hakkında adli kontrol kararı verilmiştir. Son olarak Bursa’daki yangını çıkardığı düşünülen, daha önce hakkında FETÖ’den işlem yapılmış bir şahıs yakalanmıştır.’
Bu açıklamadan sonra, sade yurttaşın, gönül ferahlığıyla ‘devletim, felâketlerin üstesinden geliyor!’ deyip, endişelerinden uzaklaşması gerekirken, nedense yangınların bir türlü tükenmediğini görünce, (üstelik, 31.07.2025 gününün gecesinde, yatsıdan önce, imamın, hoparlörü açıp, ‘yangınların, afetlerin bitmesi için, Allah’a dua – niyaz etmesi’nin de gösterdiği ‘âcil durum uyarısı’nı da ayrıca duyunca?!) daha da telâşlanması söz konusu oluyor? Nitekim, ‘Sözcü’ gazetesinden Necati DOĞRU, 30.07.2025 tarihli ‘Ormanı Yalanlarınız Yakıyor!’ başlıklı makalesinde, Türkiye’yi komşu ülke Yunanistan’la karşılaştırıyor ve onların, yangın yerini fark ve tespitte 5 dakikaya indiklerini, oysa Türkiye’nin bu iş için 15 dakika gereksindiğini; onların Girit ve Atina yakınındaki iki yangın yerini birkaç saatte söndürdüklerini, Türkiye’nin Manavgat yangınını, tam 10 günde kontrol altına alabildiğini; onların 2024’te riskli 41 bölgede dron dizgesi kurup, dron filosu sayısını 45’ten 82’ye çıkarttığını, Türkiye’nin, Bayraktar TB2 ve Aksungur İHA dron ve termal kamera dizgesi kurduğunu, ancak dizgenin işlemediğini; onların 2022 yılında özel eğitimli komando birlikleri kurduğunu, Türkiye’nin, Ankara Yangın Yönetim Merkezi kurduğunu, ancak bunun işlemediğini; onların ormanlara kurdukları dizgeyle ilk 15 dakikada müdahale edebildiklerini, Türkiye’nin (TÜBİTAK ve Bilkent Üniversitesi ile) kurduğu (ilk 15 dakikada müdahale edebilecek) ‘Orman Yangını Erken Uyarı Sistemi’nin çalışmadığını, yazıyor…
Ayrıca, 2022 yılında (10 adedinin) envantere girdiği söylenen, TUSAŞ’ın ürettiği, gece uçma özelliğine sahip, ‘(‘Türkiye Yüzyılına’) NEFES’ adlı, yerli – millî uçakların, Bursa’daki Harmancık yangınında neden dolayı kullanılmadığını sorgulayan CHP Bursa Milletvekili Hasan ÖZTÜRK, bu haklı sorusuna karşılık alamamaktadır? (Bkz.: Anon., ‘NEFES Fos Çıktı’, Sözcü, 29.07.2025, s. 11.) CHP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa BOZBEY’e göre, son yangınlarda Bursa’da, ‘10.000 futbol sahası kadar bir alan’ yitirilmiştir! Gürsu’da yaklaşık 1.370 hektar, Harmancık’ta yaklaşık 4.700 hektar orman alanı yanmış; Harmancık’ta 2 milyon 300 bin ağaç, merkezde ise 680 bin dolayında çam ağacı yanmıştır! Ağaçların yanında, binlerce canlı da yanmıştır!
Herhalde Cumhur-Başkan(ı)ndan uyarılarak, talimat alan Bakan Yumaklı, (Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile birlikte) şöyle bir bilgilendirme kitapçığı hazırlatmıştır: ‘Devletimiz – Yeşil Vatan İçin Seferber – Orman Yangınları ile İlgili İddialar ve Gerçekler’… Orada, işte ‘uçak yok, kapasite kısıtlı, yangınlara müdahale edilmiyor iddiası, tümüyle asılsızdır!’ diye başlanıyor (’27 uçak, 105 helikopter var!’ denerek), 2002’de ilk müdahale 40 dakika iken, ‘bugün 11 dakikaya düşürüldü!’; ‘gece uçuşu, riskli olup, söndürmeye de etkisi azdır! Tercih edilmez!’ diye, devam etmektedir, kendilerini savunmaları… Yanan alanların da ağaçlandırıldığını, 6831 sayılı ‘Orman Kanunu’na göre başka amaca tahsisin olanaklı olmadığını; Türkiye’nin, 23 yılda (AKP döneminde demek isteniyor?) 7.5 milyar adet fidan ve tohumu toprakla buluşturduğunu, en çok ağaçlandırma yapan ülkeler arasında Türkiye’nin Avrupa’da 1., dünyada 4. sırada, başlarda olduğunu belirtiyor, kitapçık? Ayrıca, yanan orman alanının, tüm orman varlığına oranı bakımından da, Türkiye’nin, (2020-2024 arasındaki 5 yılda) % 0.17 oranıyla; İtalya’dan (% 0.74), Yunanistan’dan (% 0.94) ve Kanada’dan (% 1.59), daha iyi olduğu savlanmakta?!
Evet, tüm dünya bu sorunlarla boğuşmaktadır… ‘Global Forest Watch’ (‘Küresel Orman Gözlemi’) sitesine göre, 2001-2024 yılları arasındaki küresel orman yangınlarında, toplamda 152 milyon hektar ağaç örtüsü yitirilmiştir. 2020 yılında yanan orman alanlarındaki ağaç örtüsü toplamı 8.88 milyon hektar, 2021’de 9.34 milyon hektar, 2022’de 6.72 milyon hektar, 2023’te 11.9 milyon hektar ve 2024’te ise 13.5 milyon hektardır! 2024’te, yurdumuzda yangın yitimi orman miktarımız ise, (3.797 orman yangını sonucunda) 27.485 hektardır! 2025’te yitirdiğimiz orman alanı miktarı bilinmemekle birlikte, korkarız ki, geçen yılki miktarın 5-6 kat fazlası olabilecektir?!
Genel olarak, 2018’den bu yana içine girdiğimiz ‘Cumhur-Başkanlık’ yönetim dizgesi gereği, tüm yetkilerin Cumhur-Başkan(ı) R. Tayyip Erdoğan’a verilmesi ve dolayısıyla da, bütün kamusal işlerin o TEK KİŞİ’nin otoritesine ve de yetkinliğine bağlanması; ayrıca da TBMM’nin yasama ve yürütmeyi denetleme yetkisinden adeta soyutlanması sonucunda, yapıl(a)mayan kamusal görevlerin ulus adına sorgulanamaması; bunun yanı sıra, yargı üzerinde kurulan otoriter baskı sonucunda, devlet mekanizmasının fire veren ya da aksayan yönlerinin, yargı yoluyla olsun düzeltilememesi, bugün karşılaştığımız devlet çöküşü olgusunu yaratmıştır… Kısa zamanda düzeltilmesi de, ne yazık ki, olanaklı değildir. Ancak, olgunun, orman yangınlarının incelenmesi ve belli bir erimde de olsa, onarılması çabasına girilmesi, yaşamsal önem taşımaktadır.
Önemi
Türk ulusal eğitim tarihinin en önemli Bakanı, Kemalist Cumhuriyet’imizin, ATATÜRK’ü en iyi anlamış Bakanı diye bilinen ve Cumhuriyet’imizin en özgün yerli ve ulusal buluşu olan ‘Köy Enstitüleri’nin (kendisine 1940 yılında, ‘İlköğretim Genel Müdürü’ olarak atayıp, baş-yardımcısı yaptığı İsmail Hakkı TONGUÇ’la birlikte) kurucusu olan Hasan-Âli YÜCEL (1897 – 1961), eğitimini üstlendiği köy çocukları için şöyle der: ‘Türk yurdunun dağlarında, bayırlarında ve kırlarında, hatta en ücra yerlerinde kendi kendine açıp solan çiçek bırakmayacağız!’
Gökçe FIRAT da, ‘Cumhuriyet aslında çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaktı ama aynı zamanda bu uygarlığın insanını yaratma çabasıydı. Eğitim bunun için elbette bir ilk basamaktı ama asıl eğitim toplumsal eğitimdi’ der, o güzelim yapıtında… (Bkz.: Gökçe FIRAT, Türk Sosyalizmi, İstanbul: İleri Yayıncılık, Kasım 2009, s. 38.)
İşte o çiçeklere, çocuklara düşkün olan Yücel büyüğümüzün, görevden alındıktan sonra, 1954 yılında yazdığı bir makalesi vardır… ‘Yanık Kokusu’ başlığını taşıyan bu makalesinde Yücel, yazlığının bulunduğu Orhantepe’de yüzerken, Alemdağı’ndaki orman yangınından burnuna gelen yanık kokusuyla sarsıldığını söyleyerek, duygu ve düşüncelerini şöyle pek özlüce ifade eder:
‘Ağaçlar vatandaşlardır. (A.b.ç. Ö.B.) Bir vatandaşın ölümüne nasıl üzülürsek bir ağacın yok olmasına hemen aynı elemi hissetmeliyiz. Ya bir orman? Onun yanıp, kül olması, çok şehid verdiğimiz bir muharebenin ıstırabını bize çektirmeli. Vatan; gökleri, denizleri, suları, toprakları ve topraklarının üstündeki, altındaki varlıklarile vatandır. (..) Gerçek vatandaş başlı başına bir vatandır. Çünkü vatanın her şeyi ondadır. Türk vatanından en küçük varlığına bir zarar gelse onun aksi bütün yüreklere vurduğu anda milletin tek vücud olduğu meydana çıkar. (..) Kim bilir, şu satırları yazarken otuz, kırk, elli, belki yüz yaşındaki diri, levend, dolgun gövdeli ağaçlar nasıl çatır çatır yanıyordur? Eğer onların bizimkine benzer duyguları olmasaydı böyle güçlükle doğup büyürler mi idi? Şimdi ne derin acılar içinde kıvranıyorlar? Bu kavrulmağa sebep bir kaza ise ona rızamız yoktur. Herhangi iyi veya fena bir maksadla yapılmış bu korkunç cinayete bilerek, bilmiyerek teşebbüs edenleri yarın doğacak Türk çocuklarına vatan diye bir çöl bırakma suçile en ağır cezalara çarptırmalıdır. Memleketi menfaat ve cehalete kendi irademizle nasıl teslim ederiz? Kanun, vatanı koruyan ve kurtarmağa yarayan bir müeyyide değil midir? Bir ağaç, bir insandan daha az emekle yetişmiyor. (..) Bir ağaç, bir servet. (..) Toprağı çökmekten kurtarma, gökteki bulutları rahmet halinde yere yağdırma için ağaç olmasa acaba ne masrafla ve ne tertibatla nasıl bir tedbir bulunabilir? Ağacın yerini ancak ağaç tutar. Ağaçsız temiz hava, damıtık su gibi lezzetsizdir. (..) Dünya nimetlerinin en tatlıları, ağaçlarında yetişirler. Lâboratuarda atom bombası yapabilirsiniz. Fakat Bursa şeftalisini Tanrıdan istemeğe, Yaradanın kudretine dayanarak ağacında yetiştirmeğe mecbur değil miyiz? (..) Göz,denizle gökün mavi yeknesaklığını ağacın yeşilinde dinlendirir. Yeşil, huzur ve hayattır; yeşil cennet boyasıdır. Her gün biraz daha yeşilsiz kalan Türk gözü, bozkırın kumlarında kör mü olacak? (..) Hiçbir şeyi, hiçbir yeri olmadığı zaman saksısında fesliğen büyüten yeşile vurgun Türk zevkini dibinden kurutanlara hiçbir şey yapılmıyacak mı? Bir orman yangını, bir “katl-i âm”dır. Orman muhafaza teşkilâtı yapıldığı zaman “Bu paranın on mislini Maarife verin; ormanı kesen, yakan, bir insan elinin tuttuğu balta veya döktüğü gaz değil, idraksizliğin, anlayışsızlığın kör satırı, yahud cehaletin ucu henüz sönmemiş kara marsığıdır” demiştim. Derhal alınacak tedbir, ciddî korumadır. Fakat böylesi de geçicidir. Devamlı tedbir, bıkmadan, usanmadan uyarma, okutup yazdırma, vatanın ne olduğunu halka iyice öğretmedir.’ (Bkz.: Hasan- Âli YÜCEL, Hürriyet Gene Hürriyet -I. Cilt-, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayını, 1998, ss. 584-587.)
İşte o büyük eğitimci Yücel’in Tonguç’la birlikte kurduğu 21 Köy Enstitüsü’nden birisi olan, Konya Ereğlisi’ne bağlı Zanapa nahiyesindeki İvriz Köy Enstitüsü’nün (de) ‘iş içinde eğitim’ (‘az lâf, çok iş!’ ve ‘iş kişinin aynasıdır!’) eğitim ilkesi çerçevesinde çalışan Tarım öğretmeni Salih Ziya BÜYÜKAKSOY’un öğrencilerine yaptığı uyarıcı bir açıklama: ‘Sağlıklı yaşamanın koşulu, ülkemizin can damarı ormanlarımız bilinçsiz bir biçimde yok ediliyor. Sayın Genel Müdürümüz Tonguç Babanın duyarlılığı var. O şöyle diyor: “Niteliksiz memurla, bilgiden yoksun insanlar yan yana gelince, yok olmanın yolları açılır.” Anadolu’nun ormanlık yerleri, bu iki olumsuz gücün birlik olmasıyla bozkıra çevrilmiş, çöle dönmüştür. Küçücük Finlandiya varlığını ormana borçludur. Ulusal varlıklarımız korunmasız bırakıldığından kıyasıya yıkıma uğramıştır. Onun içindir ki ormanlarımızı korumak, bilgisizce kesilmesini önlemek görevimizdir. Değilse gelecek nesiller bizleri kınarlar!’ (Bkz.: Mustafa KARATAŞ, ’17 Nisan Aydınlığı’, (içinde) Toroslardan Doğan Güneş: İvriz Köy Enstitüsü (Hazırlayanlar: Dündar AYDOĞDU, Mevlüt KAPLAN) (Genişletilmiş 2. Basım), İzmir: Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, Eylûl 2021, s. 199.)
Tarihçe
Ülkemizdeki ormanların idarî bakımdan yönetimi meselesi, Osmanlı İmparatorluğu dönemine, 19. yüzyılın başlarına dek götürülüp, incelenebilir. (Bu konuda, şu kaynağa bakılabilir: Orman Genel Müdürlüğü, Ormancılıkta 1839’dan Bugüne, Ankara: Orman Genel Müdürlüğü Yayını, 2017.)
Evvelce ‘Cibâl-i Mübâha’ (yâni herkesin yararlanmasına açık) bir anlayışla yönetilen ormanlarımıza, 1839 ‘Tanzimat Fermanı’yla birlikte bir ticaret anlayışı hâkim olmuş ve aynı yılda ticaret nezaretine bağlı bir ‘Orman Müdürlüğü’ kurulmuştur! Müdürlük, Saray’ın yakacak, donanma (‘Tersâne-i Âmire’), tophane ve ordunun odun ve kereste gereksinimini karşılamak, ayrıca da saray mensuplarının avlanma ve eğlenmeleri (rekreasyon) etkinliklerine olanak sağlamak üzere, faaliyetlerde bulunmuştur. 1858 ‘Arazi Kanunnamesi’ne göre, ormanlar, devlete ait (‘arazi-i mîriyye’) olabildikleri gibi, şahıs arazisi (‘arazi-i memlûke’) ya da ortak kullanıma bırakılmış (‘arazi-i metrûke’) arazi de olabilmiştir… Osmanlı yönetimi, orman varlığını daha verimli bir kaynak olarak kullanmak için, Fransa’dan Louis Tassy ve Alexandre Estem adlı iki uzman ve dört yardımcılı bir heyeti Türkiye’ye çağırmıştır. (Tassy, 1860’ta, ‘Meclis-i Meâbir’in başına getirilmiştir.) Bu ekip, Osmanlı ormanlarının idare yöntemi için, 52 maddelik bir ‘Orman Nizamnâmesi’ hazırlamıştır. Buna göre, ormanlarımız, (devlete ait) ‘mîrî ormanlar’, ‘vakıflara ait ormanlar’, kasaba ve köylere ait ‘baltalıklar’ ve şahıslara ait ‘özel ormanlar’ olarak, dört bölüme ayrılmıştır. 1920-1923 arasında ormanlarımız, İktisat Vekâleti’ne bağlı bir Genel Müdürlük’le yönetilmiştir. 01 Ekim 1920 tarihinde ‘Baltalık Kanunu’; 15 Nisan 1924’te, devlet ormanlarından köylülerin faydalanmasını sağlayan ‘İntifa Hakkı Kanunu’ çıkarılmıştır. 1937’de, 3204 sayılı kanunla, Tarım Bakanlığı’na bağlı olarak, Ormancılık Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Genel Müdürlük, 1937 yılında çıkardığı 3116 sayılı Orman Kanunu ile teknik ve ekonomik ormancılığı esas almış ve 1945’te çıkardığı 4785 sayılı kanunla da ormancılıkta devlet mülkiyetini esas tutmuş, 1956’da çıkarılan 6831 sayılı Orman Kanunu ile de ‘millete ve orman köylüsüne hizmet götürme’nin peşinde (yâni, ormanı insana açmanın peşinde!) olmuştur…
Devletçiliğe karşı olan ve genelde karşı-devrimci bir politika izleyen DP döneminde, yâni 1950-1960 yılları arasında, orman popülizmine (!) girilmiş, ‘orman suçlarının affı’nı sağlayan ve dolayısıyla ‘orman tahribi’ne hız kazandıran dört adet af kanunu çıkartılmıştır! O günden sonra da, ormanlarımızın tahribi önlenememiştir! 02.07.1961 tarihli ’27 Mayıs Anayasası’nda, ormancılığımızı millî öneme kavuşturan hükümler yer almış; 1981 Anayasası ise, ormanların korunması için, gerekirse, orman köylerinin tasfiyesini öngören hükümler içermiştir… Türkiye’nin toplam orman varlığı, 2012 yılında 21.670.000 hektara ulaşmıştır. Bu orman varlığının 11.551.570 hektarı verimli, 10.118.430 hektarı ise bozuk vasıflıdır! (Yâni, neredeyse, yarısı, bozuktur!)
1956 yılında yürürlüğe girmiş olan 6831 sayılı Orman Kanunu’na göre, orman varlığımız, yararlanma ve işlevlerine göre üçe ayrılmıştır: a) Üretim (istihsal) ormanları (Türkiye orman alanının % 97,2’si, bunlara ayrılmıştır!); b) Koruma (muhafaza) ormanları (bunlarda, erozyon önleme, iklimi iyileştirme, toplum sağlığı ve doğayı koruma ve ulusal savunma işlevleri birincil önem taşır! Koruma ormanları, toplam orman varlığının % 1,5’u kadardır!); c) Millî Parklar (bunlarda doğayı koruma, rekreasyon, estetik, bilimsel araştırma, ana işlevdir!) (Bunlar da, ülke orman alanının % 1,3’ü kadardır!) Oysa, gelişmiş ülkeler, ormanlarının büyük bir yüzdesini, muhafaza ormanı ve millî park olarak değerlendirmektedirler! (Bu oran, İspanya’da % 44, A.B.D.’de % 35, Avrupa’da % 23’tür! Bu yönü ile bizdeki % 2,8’lik oran, çok düşüktür ve bu gerçek, ülkemizde ormanların ekolojik, çevresel ve sosyo-kültürel yararlarının, ekonomik yararlar kadar anlaşılamamış olduğunun da bir göstergesidir, ne yazık ki? (Bkz.: DPT, VI. Beş Yıllık Kalkınma Planı Ormancılık Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Ankara: OGM Matbaası, Mart 1990, ss. 11-12.)
24 Ocak 1980 tarihli ekonomi kararları, 12 Eylûl 1980 (A.B.D. destekli) askerî darbesi ve sonrasında da Friedman’cı, Thatcher’ci neo-liberal küreselleşme, özelleş(tir)me, serbestleştirme, yabancılaştırma politikalarının Türkiye’deki uygulayıcısı (ANAP lideri) Turgut Özal’ın izlediği sağcı, dinci, yıkıcı ve karşı-devrimci siyasetle ana yörüngesinden şaşırtılan ve borçlandırılmaya başlayan Türk ekonomisi, 2002 yılında iktidara tek başına gelen / getirilen AKP ve R. Tayyip Erdoğan hükûmetleri döneminde, serbestleştirmenin, yabancılaştırmanın, her alanda, sonuna dek uygulandığı bir mecra olmuştur… Öyle ki: ‘Türkiye’de bugüne dek (2018); değişik büyüklükte 204 KİT, 94 kuruluşta bulunan kamu payı (halka arz ve İMKB’de hisse satışı yoluyla), 10 liman, 81 elektrik santrali, 40 Tesis/işletme, 3 bin 483 taşınmaz, 3 gemi ve 36 maden sahası satılmıştır. Satışların toplam tutarı 68 milyar dolardır. (..) Özelleştirme uygulamalarının yüzde 91’i son 20 yılda yapılmıştır.’ (Bkz.: Metin AYDOĞAN, Geri Dönüşten Çöküşe (2. Basım), İzmir: Gözgü Yayıncılık, Ocak 2019, s. 153.)
Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ’a göre, AKP, 03.07.2008 tarih ve 5782 sayılı yasayla, 1934 tarih ve2644 sayılı Tapu Kanunu’nda üç değişiklik yaparak, yabancı gerçek kişilere 2.5 hektar (25 dönüm) toprak ve arazi satın alma olanağını tanımıştır. (Hükûmet, bu miktarı 30 hektara kadar arttırabilir.) Ayrıca, yabancı tüzel kişiler, şirketler ve vakıflar, sınırsız biçimde toprak alabilirler?! Böylelikle yabancı şirketler, isterlerse arazilerini birleştirip, ‘yabancı kolonileri’ kurabilirler?! (Bkz.: Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ, Türkiye’yi Satıyorlar, İstanbul: Sancak Yayınları, Temmuz 2012, ss. 42-43.)
Osmanlı Devleti’nin 1920 yılında imzaladığı ‘Sevr’, Türklere, sadece Orta Anadolu’da, 120 bin kilometrekarelik bir bölgeyi bırakıyordu! Metin Aydoğan’a göre, bugün, onu da bırakmamışlardır? ‘Yabancılar, şimdi Orta Anadolu dahil Türkiye’nin her yerini kullanıyor. Toprak satın alıyor, taşınmaz ediniyor; madenlere, akarsulara ve limanlara sahip oluyor; ibadethane, okul, hastane, televizyon açıyor, bakanlıklara danışmanlık yapıyor, hükûmetlere ekonomik ve siyasi programlar hazırlıyor. (..) Sevr’de, ordu tasfiye ediliyordu ama subay tutuklamaları yer almıyordu. Şimdi hem toplu subay tutuklamaları yapılıyor, hem de ordu tasfiye ediliyor. (..) Sevr’de ordu tasfiye edilmişti. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra çıkarılan kararnamelerle; ordu kolluk gücüne dönüştürüldü, okulları kapatıldı, hastaneleri ve mahkemeleri elinden alındı. (..) Yöneticilerin kendi ordusundan korkma davranışı, Türk toplumunun yabancısı olmadığı bir konudur. (..) Orduya siyaset bulaştıran ittihatçı-itilafçı çatışması, Balkan yenilgisiyle başlayan, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla sonuçlanan yıkıcı sürecin hem nedeni hem de belirleyicisi olmuştu.’ (Bkz.: Metin AYDOĞAN, Geri Dönüşten Çöküşe (..) op.cit, ss. 227-233.)
07 Temmuz 1997’de, dönemin Genelkurmay Harekat Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı arasında yapılan bir anlaşmayla yürürlüğe sokulan ‘EMASYA (‘Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma’) Protokolü’, polisin yetersiz kaldığı durumlarda askerin, toplumsal olaylara ve doğal afetlere katılmasını öngören bir Protokol idi… İlk olarak 17 Ağustos 1999 Kocaeli – İzmit depreminde uygulanan protokol, yaklaşık 34 bin askerin depreme yardım için koşmasına olanak vermişti… Büyük bir katkıydı… Protokol, 2010 yılında, ‘Balyoz Planı’na zemin hazırladığı ileri sürülerek, terörle mücadelede etkinlik gerekçesiyle (?!), ortadan kaldırılmıştır… Bu büyük ve her türlü kullanıma hazır insan gücünün kullanılmasını engellemek, doğal afetlerde çok büyük bir gizilgüçten yararlanmamak demektir!
TMMOB’a bağlı Şehir Plancıları Odası, son yangınlara ilişkin yayınladığı (30.07.2025 tarihli) raporunda, ormanlara zararı dokunan AKP dönemi uygulamalarının bir dökümünü yapmıştır. Liste şöyledir:
- 2B politikalarıyla ormansızlaşmanın önü açılmakta, 2B statüsündeki orman arazileri özel mülkiyete geçirilmektedir,
- Kıyı ve orman sınırlarında kalan alanlar turizm yatırımları için tahsis edilmektedir,
- Orman alanları enerji projeleri (özellikle Rüzgar ve HES) için alternatif sahalar düşünülmeden kullanıma açılmaktadır,
- Tarım alanları konut ve sanayi imarına açılmaktadır,
- Orman Kanunu EK-16. maddede yapılan değişikliklerle orman ekosisteminin ayrılmaz parçası olan açıklık ve taşlık alanlar, orman sahası dışına çıkarılarak kullanıma açık hale getirilmiştir.
- Koruma ilkeleri madencilik ve enerji projeleri lehine esnetilmiştir,
- İmar Affı uygulamaları ile doğal ve yarı doğal alanların, kontrolsüz biçimde popülist kaygılarla kullanıma açılması, devlet eliyle affedilmiştir.
Bu uygulamalardan, kesinlikle vazgeçilmelidir…
Sonuç
Orman varlığımız, zaten, son 30 yıldır içine girdiğimiz küresel iklim değişikliğine, yükselen sıcaklık değerlerine, kentsel sellere, taşkınlara, orman erozyonuna, ormansızlaşmaya, çölleşmeye, şiddetli rüzgârların artışına, fırtınalara, tsunamilere, depremlere ve sonunda, doğallıkla insanın her türlü ihmâline, kastına, hattâ ihanetine, kundaklamasına bağlı olarak azalmaktadır… Bir de buna ek olarak, siyasetteki farklı duruşların, tavır- alışların, rekabetin ve hattâ kanlı-kinli garezin etkisiyle, sırf solcuya karşı, devrimciye karşı, bu devletin kurucu felsefesi olan Kemalizm’e ve ATATÜRK’e karşıtlık olsun diye, O’nun zamanında akılcılığın, kamu yararının, toplumsal faydanın sağlanması için kurulan, oluşturulan, temelleri atılan kurum, kuruluş ve/ya da siyasetlere cephe almanın, 21. yüzyılda, ülkemize, ulusumuza kazandıracağı hiçbir şey yoktur! Aksine, ulus olarak, hep kaybederiz…
Onun için, aklın yoluna dönmemiz, ulusça kurtuluşumuz için tek yoldur! Her biri birer yurttaşımız olan ağaçlarımıza, (temiz havamızın, oksijenimizin, derelerimizin, nehirlerimizin, içme suyu kaynaklarımızın yaratıcısı) ormanlarımıza gözbebeğimiz gibi sahip çıkmalıyız!
Ormanlarımızı ne zahmetler pahasına yetiştiren çilekeş ve fakat azimli, gayretli ve idealist ormancılarımızdan birisi olan (rahmetli) babamın (Lutfi BOSTANOĞLU, Akşehir 1925 – Dikili 31 Temmuz 2000) bugünkü 25. vefat yıldönümünde, bir yerel (Akşehir) internet sitesine verdiğim şu yanıtı da, izninizle, onun güzel anısına, şuraya iliştireyim:
‘Sn. Mehmet KOÇ; tarihçi ve titiz-izleyici özelliğinizle yapmış olduğunuz: ‘Ormanlarımızı yangından kurtaralım!’ haklı ve zamanlı uyarınıza, çok teşekkürle, iletime başlayayım… Bugünlerde ‘Kent Ormanı’ ya da ‘Tekkeköy Ormanı’ diye de adlandırılan “Akşehir – Lutfi BOSTANOĞLU – Erozyon Ormanı”nın, Akşehirli hemşehrilerimizin insafına ve vicdanına da sığınarak ifade edeyim ki, [(rahmetli) yaratıcısı Orman Yük. Mühendisi – Hukukçu Lutfi BOSTANOĞLU’nun oğlu ve ailesi olarak] kendimizi ormanımızın bir bakıma ‘tinsel açıdan mirasçıları’ olarak kabul ettiğimizden dolayı, Ege bölgesi, Sakarya, Eskişehir, Afyon yörelerinde birbiri peşi sıra yanan / yakılan ormanlarımızı gördükçe, heyecan ve kaygıdan perişan olmaktayız?! Ve yüreğimizde bir kuşku, bir pırpırlanma, bir tedirginlik duymaktayız? Umarım ki, bu lânetli yangınlar dizisinin hiçbir şekil ve ölçüde kurbanı olmaklık gibi bir karabasan yaşamayız! Soruşturmanıza gelince: Orman yangınlarını önlemenin biricik ve temel önlemi, memleketimizdeki koyu cehaletin bir an önce giderilmesidir! Doğaldır ki, bu sonuca hemen ulaşmak olanağı yoktur… Ancak, anaokulu düzeyinden başlayarak, güzelim Köy Enstitüleri’nde uygulanan ‘uygulamalı / ağaç dikmeli eğitim’ benzeri etkinliklerin ve eğitim müfredatlarının, ulusal eğitim programlarına alınması şarttır! Ağaç ve orman sevgisinin, çocuklukta kazandırılması gereklidir! Ayrıca da, yerel yönetimlerimiz, belediyelerimiz, sürekli bir şekilde ‘yeşil’in önemini vurgulayıcı etkinlikler yapmalı; yıllık festivallerde, şenliklerde, ormanın, ormancılığın önemini vurgulayıcı seminerler, sempozyumlar düzenlemelidir! Belediye, yaz başlangıcından, Eylûl ayına dek, ormanda piknik yapmayı yasaklamalıdır! Ayrıca, Belediye’nin istihdam kadrosuna ek yapılarak ya da var olan ‘Zabıta’, vb. kadrolardan istifade edilerek, özellikle yaz aylarında, ‘orman korucuları / devriyeleri’nin işbaşı yapmaları sağlanmalıdır! Ormanımızın toprak-üstü örtü temizliği ve bakımı, Orman İdaresi’nin de yardımıyla, mutlaka düzenli ve sürekli olarak yapılmalıdır! Ormanın çeşitli ve erişime açık bölgelerinde, sürekli su depolarının, yangın tüplerinin ve yangın malzemelerinin saklandığı depoların bulundurulması, çok önemlidir! (Kimi hemşehrilerimizin ivecenlikle söylediği gibi, ‘çamlar kesilmeli; başkaca türler yetiştirilmeli?!’ gibi önerilerin, bilimsel bir geçerliliği yoktur! Onları, bırakın, orman mühendislerimiz düşünsün ve de gereğini, bilimsel ve teknik olarak yapsınlar…) Sevgiyle, orman sevgisiyle ve orman bilinciyle kalınız!

