Toplumdan ve dünya görüşünden güç almayan edebiyat; koftur, içi boştur, böyle bir anlayışa da “edebiyat sanatı” denemez.
İnsanoğlu, duygularını her dönemde en anlamlı, en güzel şekliyle “şiir”de yansıtmıştır. Düz yazıyla düşünce ve fikirlerimizi anlatırken, duygularımızı da şiir ile anlatırız. Şiir; bu yanıyla giderek toplumlara vermek istediğimiz mesajları da nesillerden nesillere aktararak sanatın gücü haline dönüşmüştür. Toplumları, iyiye, doğruya, güzele yönlendiren de şiirin bu gücüdür.
Mustafa Kemal ATATÜRK “Sanatsız kalan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” derken de, sanatın insan için olduğu kadar uluslar için de yaşam kaynağı sayılan bir güç olduğunu, sanatsız kalan bir ulusun da, yaşam şansını kaybetmeye mahkum olduğunu en veciz ve en öz şekliyle anlatmıştır.
Ben burada edebiyatın bir kolu olan şiirin gücünü dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım.
Yaşamın gerçek ve duygusal yanını yakalayıp, onu şiir diline dönüştürebilen şairler; hep ileri nesillere de yine şiir yoluyla rehber olmuş, gençliğe güç veren yolları gösterebilmiş, böylece toplum sorunlarına da zaman zaman ışık tutabilmişlerdir.
Tevfik FİKRET; oğlu Haluk’un şahsında gençliğe seslendiği Rubab-ı Şikeste (Kırık Saz) adlı eserinin “Haluk’un Defteri” bölümünde:
“Evet sabah olacaktır,sabah olur geceler,
Tulu-i haşre kadar sürmez,âkibet bu sema,
Size bir gün gülecektir, melul olma!
Hayata neş’e güneştir, melal içinde beşer,
Çürür bizim gibi,siz ey feza-yı ferdânın küçük güneşleri!
Artık birer birer uyanın
Ufukların ebedi iştiyakı var nura.”
gibi ünlü dizeleriyle, gençliğe adeta umut ve ışık olmuştur. Şiirin toplum ve gelecek üzerindeki gücünü, en güzel ve anlamlı dizeleriyle anlatır Fikret’in şiiri.
Yine Fikret’in:
“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha (iştah sofrası) sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
gibi dizeleri ile “Han-ı Yağma” (Yağma Sofrası) şiirinde korkusuzca dönemin yiyicilerini, yağmacı politikacılarını eleştiren şiiri her döneme uyarlanabilmiştir.
Namık KEMAL’in özgürlüğe övgü şiiri olan ünlü “Hürriyet Kasidesi”nde;
“Görüp ahkâm-ı asr-ı münharif sıdk u selametten
Çekildik izzet-i ikbal ile bab-ıhükümetten”
(Dönemin hükümlerinin, doğruluk ve dürüstlükten ayrıldığını görünce,
Onurumuz ve itibarımızla hükümet kapısından ayrıldık.)
diye adeta haykıran erkek sesini duymamak, hissetmemek mümkün mü? Bu haykırış, halkı inim inim inleten istibdat dönemi idaresi altında, yapılan yolsuzlukları ve hukuksuzlukları, özgürlüğe duyulan özlemi cesurca dile getirişiyle de sonraki nesillere güç ve ışık kaynağı olmuştur.
Mehmet Akif ERSOY’un da Cumhuriyet’imizin ilk yıllarında “İSTİKLAL MARŞI”mızı yazması ve Türk Ulusu’na armağan etmesi de geleceğimiz için adeta “IŞIĞIN KAYNAĞI”nı oluşturmuştur
Edebiyatın ve şiirin gelecek nesiller üzerindeki gücünü anlattıktan sonra, duyguları, yaşamı, güzellikleri, çekilen acıları dile getiren şiirlere, şairlere, görüş ve düşüncelerimizde, duygularımızın yüzeye çıkmasında şiirin gücüne değineceğim:
Örneğin, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şu dizeleri:
“Atatürk’üm işte 10 Kasım yine
Dalgalanır ninelerle genç kızlar
Özlemin ta yüreğimize işlemiş
Ereceğim sana USTA! Barışta, başarıda.”
Halk ozanımız Aşık Mahzunî ŞERİF’in
“Bulutlar teninden, dağlar kokundan,
Sarhoştur sevdiğim Mahzunî bundan
Bir daha gel, gel Samsun’dan
Sarı saçlım,mavi gözlüm,
Nerde? Nerde? Nerdesin dost?”
gibi dizeleri hep tekrarlanır olmuştur.
Yakın zamanda, ışıklara yolculadığımız “Şiir Annemiz” Gülten AKIN da:“İtip beni, balıma dadanan bu çağı sevmedim.” deyişiyle dönemin eleştirisini yapar.
Dönemi eleştirmek deyince Jean Paul Sartre’nin şu sözlerini anımsadım:
“Hepiniz böylesiniz, siz aydın geçinenler! Her şey yıkılsın, dünyanın anası ağlasın, tüfekler kendi kendilerine savaşa gitsinler, siz orada oturmuş, gülümseyerek rahat rahat, inanma hakkından dem vurun!”
Ünlü Fransız yazar adeta bu günleri düşünerek söylemiş gibi.
Ve önceki başbakanlarımızdan Bülent ECEVİT; “Yarın” adlı şiirinde, şiirin gücüyle seslenmiş bizlere;
“Pek o kadar görmesek de uzağı,
Kuşların uçuşundan belli
Bir şeyler olacak yarın
Öbür günden önemsiz,
Yarından önemli.”
Hukukçu-şairlerimizden VeyselGÜLTAŞ da;
“Söyle! Şafak söylencelerinin,
Ateşiyle yalazlanan,en güzel türkünü söyle,
Anlat! Çocukların katledildiğini,
Utansın zeytin dalı,
Barışa kessin yeryüzü.”
diyerek, dizelerin gücüyle seslenir insanlığa.
Şiirimizde “Kurtuluş Savaşı” ve “Kuva-yı Milliye” gibi destanlarıyla çığır açmış, gücünü şiirsel deyişleriyle ispatlamış bir büyük şairimiz Nâzım HİKMET de bu ve bunun gibi dizeleriyle Türk şiirinin gücünü tüm dünyaya ispatlamıştır:
“Çok yorgunum, beni bekleme kaptan !
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda
Saçları saman sarısı,kirpikleri mavi.”
Yıldırım TÜRKER, köşe yazılarından birinde, kendi şiir anlayışı hakkında şöyle der: “
“Şiir, hiçbir şeye sahip olamayışımızın huzurundan doğarmış gibi geliyor bana. Son derece kırılgan bir huzurdan, hiçbir şeye sahip olamamaktan huzur çıkarmak, bir dünya tasavvurunun sözcüsü yapar insanı”
Lorca bir dostuna şöyle der: “Ama ne diyeyim sana şiir üzerine? Ne diyeyim? Bu bulutlar, bu gökler, bu yeryüzü, insan dururken.Yalnızca görmek, görmek, görmektir şiir.”
Diyarbakır Eğitim Fakültesi’nden öğrencim olan, “oğlum” deyip sevdiğim, “Milaslı Şair” olarak tekrar İzmir’de gördüğüm Muzaffer Kale, örneğin, “Açıklayıcı Buluşma” başlıklı şiirinde de “görme ve düşünme” duyusunu önemsemiş:
“Düşünceleri, uzun gün boyunca,
Görmeden yana kullandım.
Sürekli görmeden yana.”
Bir başka şiirinde, çocukluğunu anımsar, duygulanır:
“Akdeniz’in mavi masalıyla büyüdüm ben,
Tersanelerde gemi büyütüp,denizlere uçururdum eskiden.”
Madımak Oteli’nde yakarak yok ettiğimiz, değerli şair Metin ALTIOK’un dizeleriyle de acılarla güçleniriz bazen de:
“Heybesinde yılan işaretleri, baldıran zehiri
Yüzüğünün içinde ve yanında,
Kav taşıyan ben, tekinsizim size göre,
İbret için yakılması gereken.”
Şiiri oluşturan, nefesin, yüreğin, kalemin gücünü, Pablo NERUDA’nın dizelerinde görürüz:
“Halkım ben!
Hani şu sayılamayan, şu çok halk,
Soluğumun öyle bir gücü var ki!
Sessizliği deler geçerim, dinlemem
Filiz verir, boy atarım,
Zifiri karanlık demem.”
Ve Halim UĞURLU, en güzel anılarımızla dilimize dolanıverir, Yunusça söyleriz:
“Yol içinde yol olayım,
TÜRKÇE gibi dil olayım.
Bana seni gerek seni”
Muzaffer SARIGÜL ile anadilim; sevdam, erincim, çığlığım, gücüm olur:
“Unutma!
Dili kanayan bir ulusun,
Kınsızdır çığlığı.”
Rıfat ILGAZ’ın dizeleriyle de dilimizi sevenleri severiz:
“Her sözcüğün en güzeli, TÜRKÇEmizde
Sev TÜRKÇEMİ çocuğum.”
Böylece binlerce yılın ötesinden, anadilimizin saygın ve güçlü yürüyüşüne de şiirlerimizle güç katarız. Sevdamız, erincimiz olur, kıvancımız artar.

