Gökçe Fırat, bundan önceki kitabı Devrimci Atatürk ile, altı ana başlıkta topladığı yazılarını 2023 yılında kitaplaştırmıştı.
Bu kitapla ilgili o tarihte uzun bir yazı yazmıştım. 19 Mayıs: Savaş Kararı – Mantık Oyunları ve Komplo Teorilerine Yanıt isimli kitabında ise Atatürk ve İstiklâl Savaşı ile ilgili çok yeni ve özel konulara değinmiş:
1- 19 Mayıs kararını alan savaş kadrosu
2- Kahramanın planı
3- 1918’e Londra’dan ve İstanbul’dan bakanlar
4- Mustafa Kemal aklı: Teslimiyet çılgınlıktır
5- İstanbul’da mantık oyunları
6- İstanbul’un “Sis”inden Anadolu’nun “Güneş”ine
7- Ankara: Savaşçının karargâhı
8- Dâhi devrimci
9- Emperyalizme karşı Tek Adam
10- Osman Gazi’den Gazi Kemal’e
11- Adam olmak!
12- Komplo teorilerinde gizlenen tuzak
13- Bir şehir efsanesi: Kurtuluş Savaşı’nda Rus yardımı
14- Kurtuluş Savaşı antiemperyalist değil miydi?
15- Mustafa Kemal’in devrimci felsefesi
16- 19 Mayıs: Devlet operasyonu değil devrim operasyonu
17- Devrimci romantizmden devrimci gerçekçiliğe
18- Kemalistler için Kurtuluş Savaşı tezleri
19- Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahdettin mi Gönderdi?
Kitabın son bölümüne koyduğu orijinal 15 adet belge ve transkripsiyonların çok azı, daha önce bazı çalışmalarda kullanılmıştı. Ama tamamı bir bütün olarak ilk defa burada yayınlanıyor…
Bu makalede Gökçe Fırat’ın çalışmasının tamamını ele alacak değilim, bu biraz da tekrar olur. Ama kitapta yer alan bana göre üç özel ve önemli mesele var ki bunlar:
– Komplo teorilerinde gizlenen tuzak
– Bir şehir efsanesi: Kurtuluş Savaşı’nda Rus yardımı
– 19 Mayıs: Devlet operasyonu değil devrim operasyonu
başlıklarını taşımaktadırlar ve bu konular yakın tarihimizin iyi anlaşılmamış netameli alanlarını teşkil ederler.
Şimdi bu başlıkların içeriği ve bize ne çağrıştırdığını sırasıyla görelim.
***
Gökçe Fırat’ın, “Komplo teorilerinde gizlenen tuzak” başlığı altında anlattıklarına bir göz atalım:
“Ekim 1917’de Rusya’da Bolşevik Devrimi olunca, İngiliz-Rus Savaşı da başlamış oldu. İngilizler, Kızıl Ordu’ya karşı ‘Beyaz Ordu’yu örgütleyerek batıda Ukrayna-Baltık hattında, güneyde Türkistan’da, güneybatıda ise Kafkaslar’da savaş veriyordu. (…)
Kapitalist İngilizlerle sosyalist Ruslar, Kafkas Cephesi’nde savaşıyordu. Fakat bu savaşta aynı zamanda anlaşıyorlardı. İngiliz-Rus anlaşması sonucu, Azerbaycan ve Bakü petrolleri Ruslara, İrak ve İran petrolleri ise İngilizlere bırakıldı.
Bu arada, Bakü’de bulunan Osmanlı-Türk Ordusu, hem Rusların hem de İngilizlerin ortak talebi ile Azerbaycan’dan atıldı.
Ermenistan kuruldu (…) Ve öyle bir sınır hattı çizildi ki, Azerbaycan ile Türkiye arasında bir sınır geçişi bırakılmadı!
Bu arada İngilizler İran’da Türk-Kaçar Hanedanı’nı yıktı ve bir Fars devleti kurdu.
(…) Kafkas Seddi tarihte bu şekilde yerini alırken, yıllar sonra Mustafa Kemal’e, Kemalizme karşı sinsi bir propaganda olarak kullanılacaktı.
(…) Bazı İslamcılar ve yine bazı sol aydınlar 1960’lı yıllarda bu tezi şöyle dile getirmeye başladılar:
Sözde Mustafa Kemal İngilizlerle anlaşmıştı, Anadolu’nun Bolşeviklere karşı bir tampon bölge olarak bırakıldığını, buna karşılık Mustafa Kemal’in Hilafet ve Saltanatı kaldırdığını yani aslında Kurtuluş Savaşı’nın bir İngiliz projesi olduğunu yazdılar.
(…) Bir taşla iki kuş!
Oysa bu ‘Anadolu Tamponu’nun aslı ‘Kafkas Seddi’dir ve gerçekler de ortadadır.
(…) Fakat, her komplo teorisi gibi bu ‘tampon bölge’ teorisinin de cezbedici bir mantığı vardır.
Şöyle düşünebilirsiniz; madem İngiltere Rusya’ya karşıydı, o halde Mustafa Kemal’in de bu çatışmayı değerlendirmesi akılcı bir politika değil midir?
Çok akılcı görünen bu mantık yürütmenin sonucu ayrı bir felakettir.
Bu teoriye göre şöyle bir varsayım yapmış olursunuz: İngiltere’nin Türkiye üzerinde bir emeli yoktur, onun asıl niyeti sosyalizmi engellemekti! Ve elbette bunun doğal sonucu olarak da Mustafa Kemal bir Kurtuluş Savaşçısı olmaktan çıkar, sosyalizmle savaşan bir İngilizciye döner!
(…) Kurtuluş Savaşımız boyunca İngilizlerle giriştiğimiz mücadele ortada, İngiliz belgeleri ortada, gerçekler ortada. Ama komplo teorilerinin gerçekler gibi bir derdi yoktur ki. Onlara göre her gerçeğin ardında bir gizli el, bir dış güç, bir komplo vardır.
(…) Gördüğünüz gibi, size mantıklı imiş gibi sunulan bir komplo teorisi ile; İngiltere’yi emperyalist bir devlet olarak görmekten vazgeçer, Kurtuluş Savaşı’nı bir İngiliz oyununa benzetir, Mustafa Kemal’i de antiemperyalist bir devrimci değil İngilizci bir laik yapar çıkarsınız!
O nedenle sözde sol görünümlü bu teorilere karşı çok ama çok uyanık olmak gerek…”
Bu bölümü nasıl okumalıyız?
Komplo teorilerine inananların beyni farklı çalışır. Ancak bilim insanları, bu inançların sadece “yanlış bilgiye maruz kalmak” meselesi olmadığını, aksine komplo teorilerine inanan bireylerin beyninin ve zihinsel süreçlerinin gerçekten farklı çalıştığını söylerler.
Komplo teorisini kabul etmek, kişinin dünyayı algılama biçimini değiştirir. Onlara göre hiçbir şey tesadüf değildir; Dünyadaki birçok olay nedensel olarak bağlantılıdır.
Komplo teorisyenleri, olayların arkasında her zaman gizli bir güç veya hükümetin etkisi olduğuna dair önceden belirlenmiş bir görüşe sahiptirler.
Başkalarının “kendilerine karşı komplo kurduğuna” daha kolay inanır. Hükümetlerin veya gizli yapıların karanlık planları, onların dünyayı algılama biçimine (yani herkesin “onlara” karşı olduğu inancına) mükemmel uyum sağlarlar.
Aslında, en temelde birtakım görünmez grupların gizlice bir araya gelerek kötü emellerini yerine getirdikleri temel düşünceleridir.
Burada dile getirilen ve iddia edilen eylemlerin/hipotezlerin sınanamaz olması komplo teorisyenlerinin umurunda bile değildir…
Karşı taraf olarak “siz” somut gerçeklerle sınanamayan bir hipotezi çürütemeye çabalar durursunuz.
Bu durumda komplo teorisi kendi içinde kapalı bir evren yaratır.
Onu çürütmeye çalıştığınız sürece o kapalı evrene, “komplocu”ya hizmet edersiniz.
Komplo teori mantığını daha basit izah için bir de bireysel yönüyle bakalım:
İnsanlar kaosun içerisinde düzen ararlar.
Karmaşanın içerisinde bazı örüntüler görmek isterler. Gökyüzündeki bulutlara baktığınızı düşünün. Uzun süre bakarsanız birdenbire bir insan sureti, bir at, bir kelebek, artık ne isterseniz onu görmeye başlarsınız.
Çünkü insanlar örüntüler, düzenler, tanıdıkları, bildikleri şeyleri görmek isterler. Kargaşayla başa çıkabilmek kaosa düzen getirmek isterler.
Düşünün, insanlık sayısız yıldızlara bakarak ne gördü?
“Biri kovaya benziyor”, “Öbürü boğaya benziyor”, “Bir diğeri yengece benziyor.”
Sayısız objeye baktığınız zaman onları her türlü şekle benzetebilirsiniz.
Günümüzde ise biz insan unsuru olarak, psikolojik ve aynı zamanda teknolojik sebeplerle komplonun altın çağına girdiğimiz söylenmektedir.
Komplo teorileri, tarih boyunca toplumsal kriz dönemlerinde güçlenmiş, Türkiye’de ise özellikle “Siyasal İslamcı” çevrelerde; Batı, İsrail ve “küresel güçler” merkezli anlatılar öne çıkmıştır.
Antik Çağ: İlk komplo anlatıları Roma İmparatorluğu döneminde görülür. Örneğin, İmparator Neron’un Roma’yı yaktığına dair söylentiler halk arasında yayılmıştır.
Günümüzde bile bu tarih’i efsane yaygındır “Roma’yı Neron yaktı!”
İşin gerçeği ise bunun tam bir komplo teorisi olduğudur…
Orta Çağ: Yahudiler ve “Sion yaşlıları” etrafında şekillenen komplolar, Avrupa’da dinî ve siyasi krizlerle birleşerek yaygınlaşmıştır.
Modern Dönem: 18. ve 19. yüzyıllarda Masonluk, Illuminati ve gizli cemiyetler üzerine teoriler ortaya çıktı.
ABD’de “her şeyi gören göz” sembolü bile komploların konusu oldu.
Halifeliğin kaldırması ve Türkiye’yi sekülerleştiren diğer birçok reform, Atatürk’ü “İslamcı komplo teorisyenlerinin” hedefi haline getirmiştir.
Komplo mantığı II. Meşrutiyet’in politik sahnesinde de işlev görecek, bu ise İngiliz elçisinin bir raporuna dayanacaktır.
Almanya safında politika izleyen İttihat-Terakki iktidarını karalamak için, İngiltere elçisi Sir Gerard Lowther’in hazırladığı rapor, bunun için birinci el vesikadır. Bu raporda olan bitenler Yahudi ve Masonların İslam toplumunu ortadan kaldırma komplosu olarak gösterilir. Burada İttihat-Terakki Cemiyeti’ni Yahudi komitesi sayarlar…
Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ndeki modernist ve sekülarist hareketlerin ve reformların Yahudi-Mason komploları olduğu inancı İslamcılar arasında yaygındır.
Gelenekçi imgelere bağlılıkları nedeni ile “Osmanlı hanedanı ve padişahlarının 19. yüzyılda Batılılaşmaya bizzat öncülük etmelerini” Siyasal İslamcılar görmezden gelirler ve İslami geleneğe aykırı her şeyi kötü olarak niteler komplo teorileriyle izah etmeye çalışırlar.
Siyasal İslamcılara göre, Meşrutiyet hareketi, geleneksel dinî kurumların sona ermesi ve laik bir devletin kurulması Yahudilerin, Masonların veya Sabetayistlerin/Dönmelerin işidir.
Cumhuriyet Türkiye’sinde komplo teorileri
Türkiye’de komplo teorileri, Osmanlı İmparatorluğu’nun kayıp ihtişamı ve “dış güçlerin Türkiye’yi bölmek istediği” anlatılarıyla beslenmektedir…
– “Türkiye’ye karşı Batı’nın gizli planları”
– “İsrail ve Yahudi lobisinin Türkiye’yi zayıflatma girişimleri”
– “ABD’nin İslam dünyasını parçalama stratejisi”
– “İç siyasetteki krizlerin arkasında dış güçler”
Bu teoriler, topluma “Biz özeliz, çünkü herkes bize karşı” savıyla, bir tür kolektif kimlik yaratırlar.
Ayrılıktan çok bütünlük arz eden, milliyetçilik/İslamcılık/muhafazakarlık vadisinde, komplo teorisi sağ kültürün genel hastalığıdır.
Her birinin ayrı jargonu, hassasiyet ve nüansları, duygusal referansları olsa da nefret söylemleri aynıdır. Bu yozlaşmanın olayları algılama ve kişileri değerlendirme yöntemi nesnel olamaz.
İç siyasette komplo söylemleri
28 Şubat süreci, Gezi Parkı olayları ve 15 Temmuz darbe girişimi gibi kritik dönemeçlerde Siyasal İslamcı söylemde “dış güçlerin oyunu” vurgusu ısrarla öne çıkarılmıştır.
Biz bu komplo teorilerini Mütareke döneminde çokça görürüz.
Anadolu Hareketine “katli vacip” fetvaları çıkaran Dürrizade Abdullah’ın medrese kafası ile Ali Kemal tayfasının zihin yapısı, aynı noktada buluşurlar. Bunlara göre Millî Mücadele’yi başlatanlar İttihatçı tayfanın uzantılarıdır. Yine bu bakış açısı ile yapılan yorumda varoluş krizine düşen Osmanlı’yı “içine aldığı Türkleri Türklükten çıkaran medrese ile içine aldığı Türk olmayanları (devşirme) Türk yapan Enderun okulları” şekillendirmiştir.
Siyasal İslamcılar, bu teorileri Batı ve İsrail karşıtlığı üzerinden kullanarak hem kitleleri manipüle etmiş hem de kendi politik söylemlerini güçlendirmiştir.
1950 sonrasının sağcı iktidarında, (sağcı ve solcu) yazarlar elinde İttihat ve Terakki’nin Yahudiler, dönmeler ve Masonlar tarafından kurulduğu paranoyası yeniden ısıtılıp piyasaya sürülmüştü…
Bu komplo teorisyenlerinin başında Cevat Rıfat Atilhan geliyordu. “Mustafa Reşid Paşa haini nasıl başımıza Tanzimat’ı sardıysa, Abdülhamid’i tahtından indiren İttihatçı Zındıklar da Siyonist komitesi” idi.
Bir diğer komplo teorisyeni Necip Fazıl’a göre ise hainler hep Mustafa’lar içinden çıkardı:
Mustafa Reşid Paşa, Kabakçı Mustafa, Alemdar Mustafa Paşa ve diğerleri. Diğer Mustafa’lardan kasıt elbette ki; Mustafa Kemal Atatürk’tü.
***
Gökçe Fırat, üzerinde duracağımız konulardan birini de şu başlıkla vermiş “Bir şehir efsanesi: Kurtuluş Savaşı’nda Rus yardımı”:
“Mustafa Kemal’i İngilizci olarak gösterenlerin, aynı zamanda inanılmaz bir tutarsızlıkla Mustafa Kemal’in Bolşeviklerle ittifak kurduğunu da ifade ettiğini biliyoruz.
Mustafa Kemal’i hem İngilizci hem de Rusçu göstermek, hangi mantığın ürünüdür?
Sanırım en önemli meselemiz bu. Bilinç altımıza yerleştirmek istedikleri şey şu: Türk milleti tek başına Kurtuluş Savaşı veremez! Eğer verdiyse ya Rusların yardımı sayesinde vermiştir ya da aslında ortada bir Kurtuluş Savaşı bile yoktur, hepsi İngiliz oyunudur!”
Gökçe Fırat’ın altını çizdiğim bu cümlesi, İstiklal Savaşı karşıtı etnikçilerin, gizliden Türk düşmanı olanların ve genel olarak da Siyasal İslamcıların düşüncelerini yansıtır.
Biz şimdi burada “Kurtuluş Savaşı’nda Rus yardımı” konusunu ele alacağız…
Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu 1972 yılında Yakın Tarihimiz dergisine yaptığı açıklamalarda yardım hadisesini aşağıdaki gibi anlatmıştır:
“1920 yılında Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra, ben ilk cumhurbaşkanı olarak, yanıma başvekilimiz rahmetli Feyzullah Hoca’yı alarak Sovyet Rusya’ya Lenin ile temasta bulunmak üzere Moskova’ya gitmiştim.
Bizden bir müddet önce, Temmuz ortalarında Türkiye’den de millî hareketi temsil eden ilk heyetin Bekir Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek Lenin, Çiçerin ve Karahan ile (çetin bir savaş verdikleri istiklal mücadelesi için) yardım konusunu görüştükleri biliniyordu.
Kremlin Sarayı’nda görüştüğümüz Lenin, Türkiye’den söz açarak:
‘Ankara’dan bir Türk heyeti geldi. Vaziyetlerini anlatarak acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir?’ dedi.
Hiç tereddüt etmeden kendisine:
‘Elbette yardım etmek gerek (…) ve vakit geçirmeden yapılmalıdır.’ deyişim üzerine bu işte zaten kararlı olduklarını, fakat bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile,
‘Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk var.’ dedi ve devam etti.
‘Birincisi, Türklerin istedikleri altın para bizde pek azdır.’ deyince, sözünü kestim.
‘Bizde altın para vardır!’ dedim. ‘Verebiliriz de…’
Lenin memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti.
‘İkincisi, yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil, her türlü harp malzemesi de vermemiz gerekiyor.
Bunları emniyetle Ankara’ya ulaştıracak yol lâzım! Halbuki Kafkaslar’daki durum dolayısıyla yollar kapalıdır.
Ne zaman açılabileceği malum değildir.’ Bunun üzerine:
‘Kafkaslar’da kurulan cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır.
Gürcüler de menfaatleri icabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa müşterek bir yol bulmak imkânı vardır.” dedim.
Daha sonraki günlerde tekrar Lenin’le buluştuk.
Lenin bu sefer yaptığımız konuşmada sözü tekrar para konusuna getirerek ne kadar verebileceğimizi sordu.
‘Yüz milyon ruble…’ dedim.
Lenin tekrar etti:
‘Yüz milyon mu?’
‘Evet… Derhal verebiliriz!’
Sonradan öğrendiğime göre bizim (Buhara Hükümeti) Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığımız 100 milyon altın rublelik yardımdan, Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiş. Ruslar, geri kalan 90 milyon altını, herhalde aracılık ücreti olarak (el koymuş-gasp etmişler) yani açıkçası çalmışlar…”
Osman Kocaoğlu sağlığında çeşitli gazete ve dergilerde kendisiyle yapılan söyleşilerde, 1921 yılındaki bu “Altın Yardımı”nın Rusya’dan değil, o sıralardaki kardeş Türk devleti olan Buhara Cumhuriyeti’nden yapılmış olduğunu, bu yardımın da yaklaşık 90 milyonunun çalındığını yani Lenin’in el koyduğunu defalarca söylemiş ve bu konuyla ilgili detaylı bilgi vermiştir.
Feridun Kandemir, Cemal Kutay, Prof. Ahmet Zeki Velidi Togan, Dr. Baymirza Hayit, Prof. Mehmet Saray gibi tarihçiler de makale, hatırat ve eserlerinde, Türkiye’de yanlış olarak “Rus yardımı” olarak bilinen bu yardımın gerçekte Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu girişimiyle yapılmış bir yardım olduğunu vurgulamışlardır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın silah arkadaşlarından Ali Fuad Cebesoy, Bekir Sami, Cemal Paşa, Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk gibi bu yardım meselesi görüşmelerinde bulunmuş olan ve olayların iç yüzünü bilen kimseler kendi hatıralarında da bu yardımın Rusya hazinesinden değil, Buhara Cumhuriyeti hazinesinden verildiğini bildirmişlerdir.
19 Mayıs: Devlet operasyonu değil devrim operasyonu
Gökçe Fırat, bu başlık altında konuyu çok açık ve ayrıntılı işlemiş.
Ben burada özellikle “Derin Devlet” konusu üzerinde duracağım…
Aslında bu konu son bir asırdır hiç gündemden düşmedi.
“Derin Devlet” söylemi, sosyal siyasi ve idari problemlerin bahane, kaçış kapısı.
Murat Bardakçı da son Osmanlı Padişahı/Halifesi ve çevresinin istila ve istimlak ettirdiği ülkeyi diriltmeye giden Mustafa Kemal Atatürk’ü tarihten ve gözden nasıl saklayacağını bilememiş! “Devlet Görevi” lafını ortaya atarak, bu iş (İstiklal Savaşı’nı yapma-Cumhuriyet’i kurma işi) derin devletin işi anlamına kapı açmış…
Hâlbuki ki tarih ve cümle alem biliyordu ki, 1918-1923 arası Osmanlı’da devlet yoktu. Sarayın ve hükümetin varlığı sembolikti… Çünkü bu yıllar içerisinde Osmanlı sarayının hüküm ve iradesi Beşiktaş’tan Eminönü’ne kadar geçerliydi. İrade ve yetki Beşiktaş Kaymakamı kadar bile yoktu.
“Derin Devlet” meselesine özel not
Burada “Derin Devlet” konusuna girmeden önce özel bilgi ve tecrübemi paylaşmak isterim.
Memuriyetim ve sonradan devam eden araştırma hayatım yarım asırlık. Devletin merkezî bir teşkilatında (Devlet Arşivleri) geçti. Bu zaman içerisinde çevremde ne kadar devlet adamı varsa -bakan, müsteşar, üst düzey bürokrat- hemen hepsiyle “Derin Devlet” meselesini konuştum.
Elde ettiğim sonuç şu:
“Derin Devlet konusu tamamen bir efsanedir gerçeğe değil duygulara dayanır, yani komplo teorisidir. Gerçekçi hiçbir yönü yoktur.”
Ama, yine biz biliyoruz ki:
Devlet-aile-millet-arkadaşlıklar-dostluklar, “duygu” ile, “efsane” ile kurulur ve kesinlikle akılla, bilgi ile yürütülür…
Bir komplo teorisi olarak “Derin Devlet”
Kısacası, “Derin Devlet” kavramı, resmî devlet kurumlarının dışında, görünmez bir güç odağının ülke yönetimini perde arkasından yönettiğini öne süren bir komplo teorisidir.
Bu teoriye göre devletin görünen yapısı dışında gizli bir ağ (network) vardır ve kritik kararları bu ağ yönetir.
“Derin Devlet,” Anayasal ve yasal sınırların dışında faaliyet gösteren gizli bir devlet yapısı olarak tanımlanır.
Bu yapı, resmî kurumların ötesinde, devlet içindeki bazı grupların veya çıkar odaklarının perde arkasından ülkeyi yönettiği iddiasına dayanır.
Bunun komplo teorisi boyutu ise şöyledir:
Komplo teorisyenlerine göre “Derin Devlet,” halkın seçtiği hükümetlerden bağımsızdır ve kendi çıkarları doğrultusunda kararlar alır. Bu nedenle demokratik süreçleri manipüle eden “görünmez bir el” olarak betimlenir.
“Derin Devlet” kavramı sadece Türkiye’ye özgü değildir.
ABD, Rusya, Mısır gibi birçok ülkede benzer iddialar ortaya atılmıştır.
Örneğin ABD’de “Deep State” söylemi, istihbarat kurumlarının başkanların politikalarını engellediği iddialarıyla gündeme gelir.
“Derin Devlet” konusu, ülkemizde taraftarı çok bir iddiadır ama gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur.
İstihbarat, bürokrasi, yargı ve iş dünyası içerisindeki bazı unsurların, seçilmiş hükümetlerden bağımsız olarak hareket ettiğine ve ülkenin kaderini yönlendirdiğine vehmedilir…
Osmanlı’dan günümüze uzanan bir “devlet aklı” olduğu ve belirli dönemlerde bu gücün perde arkasında etkin olduğu yönünde, pek çok iddia ve anlatım vardır… Sosyal hayatta yaygın olan bu kavram ancak senarist ve romancıların işine yarar.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki:
Derin devlet konusu, kanıtlanmış bir gerçeklikten çok, toplumsal ve siyasal olayları açıklamak için kullanılan bir komplo teorisidir.
Bu teori, insanların karmaşık güç ilişkilerini anlamlandırma ihtiyacından doğar.
Ancak akademik çevrelerde, derin devletin somut bir yapıdan ziyade bir algı ve anlatı olduğu gerçeği hiç değişmez.

