Çürüme ana başlığı altında yazmayı planladığım konuların 12.’si ‘Kadın’ dı…
Yazmaya başlarken bunun muazzam bir mevzu olduğunu biliyordum çünkü yıllar önce (2008) yılında bu konuya giriş mahiyetinde bir kitap yazmıştım.[1]
Bu durumda kadın konusunu tek bir bölümde işlemek biraz sığ olacaktı. Ben de bunu üç ana bölüme yaydım.
Bu ilk bölümde dünya ve Türk tarihinden (mitolojisinden) örnekler vererek konuya gireceğim.
Kadın konusu evrenseldir
Kadın konusu, doğrudan insanın varlık konusudur, evrenseldir.
Ama aynı zamanda yerel ve günceldir. Evrensel yönü ile de dinler ve soysal bilimler muhatabıdır.
Güncel alanda politikacılar başta olmak üzere ideologlar, sivil toplum kuruluşları, medyanın sözcülüğünde saflarını belirleyip yerlerini alırlar.
Bu kesim için kadın kesinlikle bir araçtır; bulundukları konum ve meşrebine göre bu aracı acımasızca kullanırlar.
Diğer ülkeler –Diğer ülkeler derken uzun zamandır bizim için tek paradigma olan Batı dünyasını kastediyorum– kendi tarih ve sosyolojik gelişimi içinde kadın konusunda gerçekçi olmayan davranışlar sergilerler.
Adeta; “Bizden buraya kadar. Gerisi insan hakları mevzuu,” diye kadın konusunu noktalarlar.
Aslında isteseler de bu konuda yapacakları pek bir şey yoktur çünkü felsefi olarak temelde kadını asla insan saymamış bir öğretinin toplumudur Batı.
Bizde ise kadın konusundaki model düşünce, Batı’nın bu konuda medeniyet adına bütün dünyaya dayattığı öğretisidir. Bu öğretinin temel dayanağı yoktur. Çünkü “Her şeye rağmen kadını da insan saymak lazım” tavrı ile konu geçiştirilmiştir.
Buradan hareketle medya amigoları ve sözde kadın savunucularının en fazla yaptığı, iş kadının cinselliğini vurgulamak, hatta bunu daha da ileri götürüp ekonomi alanına taşıyarak pazarlamaktır.
Bir diğer kesim ise kendilerini “daha farklı Müslümanlar” olarak tanımlayan özellikle “Müslüman” sözünü kendilerine özne yapıp siyasi ve ideolojik anlamlar yükleyen, böylece genel ve sıradan halk Müslümanlığından ayrı duran gruptur.
İşte bu kesim de kadın konusunda tıpkı Batı’nın modelini benimseyenler gibi Ortadoğu’dan örf ve âdet ithal eder. Suudilerin Vahhabi katılıklarından bilmem hangi Afrika kabilesinin kadınlarının hörgüçlü baş bağlama tarzına kadar ithal edilir. Ne yazık ki bu farklı örfleri ve gelenekleri de, din ya da Müslümanlık diye Türk halkına dayatırlar.
Gerçek Müslüman Türk halkı ise (Alevisi ve Sünnisi ile) bu olup bitene hiçbir anlam vermeden şaşkın bir vaziyette izlerler.
Ülkemizde kadın konulu bakanlık, genel müdürlük, onlarca sivil kuruluş ve dernek olmasına rağmen kadın konusunda gerçekçi bir söylem ve yaptırım yoktur.
Evrensel anlamda bildiğimiz tarih bilimi, insanın kadın erkek ayırımını tek taraflı yapar. Yani tarih bilimi, sadece erkekleri tarihin objesi yapar, kadınlar bu bilime göre yok sayılırlar. Pek nadir olarak, resimdeki erkek varlığının belirliliğini artırmak için, arka plana atılan bir iki fırça darbesinden ibarettir kadın.
‘Türk kadın tarihi’ için de durum aynıdır. Çünkü kadın, sosyal hayatın bütün alanlarından sürgün edilmiştir. Destanlar, mitolojiler ve menakıpların tarih olarak sonu, bu kırılma noktasının ve sistematik tarih yazımının başlangıcıdır.
Dönem olarak ise aşağı yukarı Anadolu Selçuklularında son, Osmanlılarda ilk asırlara rastlar.
Bütün bunlara rağmen kadın tarihinin tespiti için elimizde önemli bir kaynak vardır. Bu kaynak, kadının kimliğini bize bir fotoğraf netliği ile sunan mitoloji ve destanlardır.
Gerçekten de İnsanın mensup olduğu millete göre tarihi ve gerçek kimliği, milli mitolojilerinde ve destanlarında kayıtlıdır.
İbni Haldun:
“Her şeyin aslı esası ‘esatir/mitoloji’ ve tarihtir diyor.
Mitoloji; aynı zamanda ilk yaşam bilgisidir, tarih de öyle.
Sosyo-kültürel açıdan insanın tercihlerini sınıflandıran ilk siyaset bilimidir.
Batı toplumları, 17. Yüzyıldan bu yana ödünç aldıkları (Batı’nın mitolojik kökeni yoktur) Yunan, Mısır Mitolojileri ile şuur’sal bağ kurarak bütün sosyal katmanlarını tanzim etmişlerdir:
Tıp, hukuk ve tüm sosyal bilimlerdeki terminolojik yapılandırma, mitolojik unsurlar üzerinedir.
Peki bizde?
Bizde, yani Türk toplumunda ise tarih ve mitoloji ile şu ya da bu şekilde bağ kopuktur.
Toplumdaki büyük dalgalanmaların, sarsıntıların (özellikle toplum mühendisliği tabir edilen, sürü yönetir gibi toplum yönlendirmelerinin) sebebi budur.
Çünkü bizim mitoloji (Türk Mitolojisi) ile irtibatımız, şuur’sal bağlantımız yoktur.
Nietzsche, üstün insanı “Belleği en uzun olan varlık” diye tanımlar.
Çünkü insan, hatırlama yetisi sayesinde geçmişini biriktirir ve ona sahiptir. Ayrıca atalarından intikal eden, muazzam bilgi hazinesini alt şuurunda saklar, yeteneği varsa kullanır.…
Bu durumu bilimsel olarak da kanıtlayan, ABD’li Thomas Cech ve Kanadalı Sydney Altman 1989 da ‘Nobel Kimya Ödülü’nü kazandılar.
Toplumların da alt şuuru ve sosyal tarih birikimi mitolojilerdir.
Tarih ve mitoloji ile bağlarını bir şekilde koparmış milletler, şuurlarını kaybetmişlerdir.
Artık onlar sosyal kalabalıklardır.
Bizim de Türk milleti olarak bir şekilde tarih ve mitoloji ile irtibatımız kesilmiş olmalı ki bu tür algı gücünden yoksun görünüyoruz…
Kadının Saklanan Kimliği
Binlerce yıldır Türk insanından ya da kitlelerden saklanan bir gerçek var; Türk ve ilk dünya mitolojilerinde kadının mitolojik kökeni “kurt”tur.
Erkeğin “mitolojik kökeni” ise “sığır” yani bildiğimiz öküz dür…
Ve bu gerçek hep saklanmıştır…
Şimdi bu bilgiyi biraz kurcalayalım ve sonuçlarına bakalım.
Önce Türk mitolojisindeki çıkışı görelim:
İlk (Proto) Türklerden geldiği bilinen, mitolojik döneme ait iki destanın (Bozkurt Destanı ve Ergenekon destanı) her ikisinde de türeme “kurt”tandır yani doğuran, “Ana kurt”tur.
Bu iki destan, kadının asli hüviyetini “kurt” olarak tespit eder.
Zaten ilk Türk Devletlerinin ortak sembolü “kurt”tur. Türk mitolojisinde kadının mitolojik atasının “kurt”, erkeğin mitolojik atasının “öküz” olduğuna dair ifadeler destan ve söylemlerde çok nettir. Nedense bu durum, son bin yıldır bizden gizlenmiştir…
Türklerin dışındaki kadim milletlerin de mitolojileri Türklerle aynı ortak ifadeyi paylaşırlar. Burada hemen Bir hatırlatma yapayım: Romanın kurucusu Remus ve Romulus un anneleri yani dip kadın, bir “kurt”tur…
Peki, bir kurdun özellikleri nelerdir?
Bu soruyu şunun için soruyoruz:
Kurtla kadının arketip (ilk hâl) ruh denkliği olduğunu artık biliyoruz. Binlerce yıl hiç değişmeden gelen “kurd”un derin ruh özelliğini bilirsek; binlerce yıl zorla değişime uğratılmış “kadın” ın arketip ruhunu keşfedebiliriz…
Şimdi gelelim “kurt”un veya “kurt”ların ruhsal durumlarına, yani iç dünyalarına.
Siz bundan sonrasını ayni zamanda; “Kadın” ve “Kadınların” “iç dünyaları” ya da şuuraltı olarak okuyun…
Kurtların çok keskin bir sinyal alma ve gönderme özellikleri vardır.
Mesela yüzlerce kilometre uzaktaki yavrularını gönderdikleri sinyalle yönlendirip, onların şu ya da bu şekilde hareket etmelerini sağlarlar…
Beraberindeki sürüye keskin bir duyarlılıkla bağlıdırlar.
Sürüye zarar gelmesindense kendilerini feda edebilirler.
Kurt yavrularının bakıcısı, baba (erkek) kurttur.…
Anne kurt, yavruların sosyalleşmesini, her türlü dış tehlikeye karşı kendini savunmasının eğitimini verir.
En önemlisi de yavrukurtlara iç sinyallerini nasıl kullanacağını, gelen sinyalleri nasıl algılayacağını öğretir.
Kurtlar; keskin bir duyarlığa, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesine sahiptir. Kurtlar doğaları itibariyle çok iyi gözlemcidirler, büyük bir dayanıklılık ve güce sahiptirler. Sezgileri çok güçlüdür: “Kurt ana”; yavruları, eşleri ile yoğun bir biçimde ilgilenir.
Sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler. Tuttuklarını koparmalarının yanında, çok ileri derecede cesurdurlar…
Bu evrende yaşayan canlılar içerisinde ‘Kurt’ un hikayesi, ‘Kadın’ ın hikayesine çok benzer.
Binlerce yıldır kurtlar sürekli avlanmış, taciz edilmişlerdir… Kurtların cesaretleri, yavrularına ve yakınlarına olan düşkünlükleri, aleyhlerine kullanılmış ve hep tuzağa düşürülerek yok edilmişlerdir.
Kurtların asaleti ve üstün bir ruh yapısına sahip olmaları hiçbir zaman hoş görülmemiş, her fırsatta boyun eğdirmeye baskıya işkenceye tabi tutulmuşlardır..
Kurtlar özgürlüklerine inanılmaz düşkündür, o sebepten asla evcilleştirilememişlerdir…
“Kurt ana” ya da “dip kadın” veya “mitolojik kadın” bütün kurtların ve kadınların anasıdır. Binlerce yıl öteden alt şuurla (şuuraltı) kurulan irtibatla onları ayakta tutar.
Bunu kadınların büyük kesimi fark etmeyebilirler, ama durum budur.
Elbette bu “mitolojik kök“, “kurt ana” bilinmezse kadınların psikolojisi anlamsızlaşır ve asla anlaşılamaz.
Burada kurtları anlatırken sıraladığımız ne kadar vasıf ve özellik varsa tamamı o “ilk kadın” yada “kurt ana” da mevcuttur…
Bu yabanıl kadın, prototip kadındır…
Hangi kültür, hangi çağ, hangi politika olursa olsun, o değişmez.
Döngüleri değişir, simgesel temsilcileri değişir ama onun şuuraltı aksiyomları hiç değişmez.
Kadın mitolojik bir kurttur
Tarih ve mitoloji bilen, Psikoloji ve alt şuur uzmanlarınca
Çok iyi bilinir ki “Kadın mitolojik bir kurttur”:
O; Sağlam, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir. Bir kurdu asla ehlileştiremezsiniz. Onun için kurtları yok ettiler.
Bu gün doğada mevcut kurtlar hemen hemen yok olmak üzereler. Onları yok etmenin tek yolu özgürlüklerini ellerinden almaktı. Özgürlüğü elinden alınan kurt ölür. Zaten başka türlü kurdu öldürmek mümkün değildir.
“Kurt ana” yı yani “kadın”ı, özgürlüğünü elinden alarak paçavraya çevirdiler, ruhunu öldürüp yok ettiler.
Günümüze gelinceye kadar kadınının bu yolla kişiliği zayıflatıldı, bir mankurta çevrildi. Kadın; can sıkıntısıyla ezikleşti.
Aslında böyle her yönü ile dibe vuran kadın potansiyel bir tehlikedir.
Bu durumda kadın, şuuraltı ile irtibata geçebilir. O muazzam gücünü ve yeteneğini keşfedebilir. Ve her an ortaya mitolojik “İlk kadın” yani “Kurt ana” çıkabilir…
Bu konuya ileriki bölümlerde devam edeceğiz ama şimdi tekrar mitoloji ve tarihe dönelim.
İnsanın kökü ve bütün değerlerinin kaynağı; tarihleri ve mitolojileridir.
İnsanın şimdiki anı muğlaktır, gerçekçi değildir.
Geleceği ise zaten bir düşünceden ibarettir, bir tasarımdır…
Bizim asıl gerçeğimiz, geçmişteki mitolojik kökenimizdir…
İnsan karakterinin kesin belirleyicisi, mitolojik atalarından sürüp gelen genleridir…
Türk mitolojisinde kadınların erkeklerden biraz daha önde olduğu hep vurgulanır.
Ama her şeye rağmen, erkeklerle eşitliği bozmamak için kadınlar, fiziki dünyadan çok kendi ruh derinliklerinde yoğunlaşmışlardır.
Yine de kadınlar, cesaretleri sayesinde kocalarını, kardeşlerini, analarını, babalarını ölümden kurtarır, hatta (bir şaman olarak) ölmüşleri bile diriltirlerdi.
“Şaman”lık, kadim zamanlarda aslında bir kadın mesleği idi. En büyük ve şöhretli şamanlar kadınlardan çıkardı.
Şaman kadınlar, işi o kadar ileri götürmüşlerdi ki; İstedikleri zaman hayvan ve kuş şekline girebilirler hatta “paralel aleme-ruh alemi” geçiş yapar, insanların karakter ve kaderlerini değiştirebilirlerdi.
Şaman olarak kadınların spiritüel dünya ile irtibatları ve binlerce yıllık birikimleri (tecrübe) vardı.
Tabi haliyle şaman kadınların devlet ve toplum katında büyük güçleri vardı.
İnsanların sosyal yaşamı hatta devletin geleceği üzerinde de egemen idiler. Hakanları bile onlar idare ederlerdi.[2]
İnsanlara yol gösterir, kötü ruhları kovar, hekimlik yaparlardı. İnsanların ruh dünyalarını düzenler, onlara huzur verirlerdi.
Genellikle kartal, şahin, kurt ve pars kılığına giren şaman kadınların yüzlerinde maskeler bulunurdu.
Mesela kayıtlara geçmiş olan “Kanaa” isminde bir “şaman kadın” vardı ki ünü tarihin sayfalarına taşmıştır:
Şamanlık gücü ile, Alaş Irmağı’nı Altay Dağları’ndaki Kapsu Irmağı kıyılarına kadar getirdiği söylenmiştir…
—-
Şimdi biraz da mitolojik evreden destanlar dönemine doğru yol alalım.
Oğuz destanlarında kadın, erkeği ile birlikte düşmana karşı dövüşürdü. Buna örnek, Dede Korkut hikâyelerinde çoktur. Örneğin Kan Turalı ile Selcan Hatun hikâyesi böyledir. Ama asıl, ‘kadın ve erkek’ birbirleriyle kavga ederken karşılıklı söz düelloları vardır ki bizim sayfalarca yazıp yine de iyi izah edemediğimiz “kurt kadın”ı bir çırpıda anlatıyor;
Selcan Hatun’un eşi Kan Turalı, karısının kendisini ondan daha yiğit sayması düşüncesine katlanamaz ve onunla kavgaya tutuşur. İşte o kavgadan Orhan Şaik Gökyay tespiti bir sahne:
[Selcan Hatun Kan Turalı’dan sözünü sakınmazken yine de alttan almaya çalışmaktadır:
“Tez sevdin tez usandın, kavat oğlu kavat. Yaradan Allah bilir ben sana dostum, âşığım, uğraşma benimle…”
Kan Turalı’ya söz tesir etmemektedir:
“Yok, elbette seni öldürmem gerektir” diye üsteler.
Selcan kız aniden öfkelenir:
“Bre sersem budala…Ben aşağı kulpa yapışıyorum, sen yukarı kulpa yapışıyorsun, bre densizin oğlu…okunla mı, kılıcınla mı, gel dövüşelim” dedi.
Selcan yine de temrenli (ucu sivriltilmiş demir) ok ile atmağa kıyamaz. Hatta saldırıda önceliği Kan Turalı’ya verir:
“Yiğit at okunu!”
Kan Turalı üstünlük taslamaktadır:
“Kızların yolu evveldir, önce sen at!”
Kız (uçsuz) bir oku Kan Turalı’ya atar.
Bu öyle bir atıştır ki ok vurduğunda Kan Turalı’nın aklı başından gider ve kendini sırtüstü yerde bulur…]
İki Kurt Ana’nın öyküsü
Bu bölümde birbirinden çok uzak coğrafyalarda, farklı asırlarda yaşamış iki “Kurt Kadın” veya “Kurt Ana”lardan söz edeceğiz.
Tomris Hatun
Bunların ilki “Tomris Hatun”. Dünyada adı sanı ve hikâyesi bilinen ilk kadın hükümdardır. Takriben M.Ö. 6. yüzyılda Hazar denizinin doğusunda Massagetler/Saka/İskitlerin hükümdarıdır. Yunan kaynaklarında ismi Tomris olarak geçmesine rağmen Türkçe söylenişinin Temir/Demir olduğu düşünülmektedir.
Kocasının ölümü üzerine hükümdar seçilen Tomiris, kadın olması hasebiyle komşu Pers kıralı Kirusun dikkatini çekmiş. Kolay bir zafer olacağını düşünerek, Tomiris’e baş eğdirerek himayesine almak istemiş. Tomiris, bu teklifleri reddedince ordularını çekip onun üzerine yürümüş. Savaşın ilk etabında İskit öncü birliklerine komuta eden çok genç ve tecrübesiz oğlunu yenerek kafasını kesip Tomris’e göndermiş…
Rivayete göre, Tomris, inandığı tanrıya yemin ederek Pers ordularının üstüne yürümüş ve imha savaşı yaparak tamamına yakınını yok etmiş… Canlı ele geçirdiği Kirus’un kellesini keserek kanla doldurulmuş bir tulum içine bastırırken;
“Sen ki, söz anlamadın, kana da doymadın. Şimdi kan kana iç bakalım…” demesi meşhurdur…
Bu olayların geçtiği çağ, Yunan tarihçilerine (En başta Herodot olmak üzere) göre Amazonlar çağıdır. O zamanki Türk toplumlarında (İskit’ler bunun büyük bir kesimini teşkil ediyordu) kadın ve erkek arasında hiçbir özellik (mahiyet) farkı bulunmuyordu…
“Hz. Sümeyye”.
Mekke’de, 610 yılında Hz. Peygamberin daveti ile ilk Müslümanlar; Hz. Hatice, Hz. Ebubekir, Hz. Ali ve Hz. Zeyd ile birlikte Müslüman olan kırk yaşlarında bir kadın daha vardır ki o da “Hz. Sümeyye ” dir.
Hz. Sümeyye, Türk’tür. O’nun Türk olduğunu tespit eden en başta, Pakistanlı büyük İslam alimi ve ilmî otoritesi, İslâm ve Batı dünyası tarafından saygı ile kabul edilen Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır. Ayrıca; Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan ve Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da Hz. Sümeyye’nin Türk olduğunu teyit etmektedirler.
Hz. Sümeyye’nin hikâyesi şöyle:
Mekke yakınlarında bir belde olan Taif’te “El Haris bin Kalede” isimli, tedavide usta çok ünlü bir doktor vardır. Dünyanın dört tarafından tedavi için ona gelmektedirler. İran’da Türklerin çok yoğun yaşadığı bölge olan Übülle valisi, bu hekime Pamuk isminde bir Türk köle hediye eder. Adı sonradan değişir; Pamuk, Sümeyye adını alır. Sümeyye’nin, yanında çalıştığı doktorla birlikte şöhreti artar. Bu arada bir Yemenli olan Yasir ile evlenir ve sonradan İslam büyüklerinden olan oğlu Ammar doğar.
O dönem Mekke, kör karanlığın içinde bir şehir devletidir. İnsanlar köle mesabesinde, hiçbir hak ve hukukları yoktur. Hele kadınların durumu daha da kötüdür. Alınıp satılan, istenildiğinde öldürülen, özellikle kız çocuklarından nefret edilen. (Kız çocuklarını diri diri çöle gömme adeti vardı.) Bu bakımdan Mekke, kadınlar için adeta bir cehennemdir. Bu dönem Mekke, 7-8 despotun/muktedirin elindedir. Bunlardan biri de Ebu Cehil’ dir…
Hz. Peygamber’in bu zulmet dünyasına isyanını, ilk çağrısını duyar duymaz Sümeyye ana, koşarak ona gelir. Onun yanında durur ve ilk Müslümanlardan olur. Pamuk/Sümeyye ilk Müslüman olan Türk’tür…
O dönem ve şartlarda, hele özellikle bir kadının bunu yapması, cesaretten de öte şanlı ve çılgın bir başkaldırıştır ki yaşama şansı hiç yoktur. En iyi seçenek, acısız bir ölümdür. Nitekim Başta Ebu cehil olmak üzere bütün Mekke, Sümeyye Ana’nın üstüne gelir…
Onu yakalayıp meydanda bir direğe bağlarlar. Müslümanlıktan, Hz. Peygamberin çağrısına uymaktan vaz geçmesi için işkenceye başlarlar… Ama bir Kurt’a, Kurt Ana’ ya, boyun eğdirmek zorla inancını, kendini inkar ettirmek mümkün mü? …
İşkence günlerce sürer… En sonunda Mekke kodamanlarının ‘Reis’i olan Ebu Cehil, bu dirence çıldırır… Ve mızrağını Kurt Ana Sümeyye’nin kalbine saplayarak onu şehit eder.
Olayı, baştan itibaren çaresiz gözyaşları ile takip eden Allah’ın resulü, Hz. Muhammed’in şöyle dediği hadis kitaplarına geçer:
“- Küfrün işi bitti! İşte şimdi küfrün işi bitti”
Ve bizlerin; Hz. Sümeyye Anamızdan, Kurt Anamızdan, Kurt Kadından, İslamiyet’in kurtarıcısı, ilk şehidi, ilk kadın savaşçısı ve ilk sahabesinden öğrendiğimiz şudur:
Baskı, zulüm, küfür ve işkence ne kadar ağır olursa olsun; Kurt Anaya/Kurt Kadın’a baş eğdiremezsin…
Her ne hikmetse İslamiyet’in kurtarıcısı, ilk şehidi, ilk kadın savaşçısı ve ilk sahabesinin aslında bir Türk olduğu, gerçek adının Pamuk olduğu İslam tarihinde itina ile saklanmıştır.
Korkarım ki Hz. Sümeyye Anamızın bir Türk ve Kurt Kadın olduğunu öğrenen bazı kimseler, inşallah kızlarının ‘Sümeyye’ olan adını değiştirmeye kalkmazlar…
Baciyan-i Rum Teşkilâtı:
Osmanlı Devleti’ni Kadınlar Kurdu
Bu başlığa sakın şaşırmayın! Bunu söyleyen, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu anlatan önemli ve ilk kaynak olan Âşık Paşazade Tarihi’dir. Şimdi konuyu biraz açalım:
Baciyan-i Rum/Anadolu Bacıları, kökleri çok eskilere Turanlı savaşçı kadınlara “Amazonlara” dayanan tamamen özgün bir kuruluştur. Askerî fetihler ne kadar güçlü olursa olsun, bu fetihleri yapan güç odaklarının içinde kadın yoksa asla kalıcı olamazlar çünkü coğrafyayı vatan yapan, yurt yapan, özellikle Türklerin fetihlerinde fethedilen yeri Türk yapan unsurun özü kadındır. Kadın özdür, özün köpürüp geneli kapsaması mayalamadır. Çağdaş Türk Bilgesi Yalçın Koç’un dediği gibi; esas olan Anadolu mayasıdır, kültürü değil.
Tarihin başlangıcından itibaren binlerce yıl bölgeden bölgeye, obadan obaya, sırlı bir emanet gibi Kızılelma olarak sürüp gelen ve en son Anadolu kadını “Anadolu Bacıları” “Baciyan-ı Rum” olarak tarihte yerini alan son kadın savaşçları tanımalıyız:
Türkler, Anadolu’yu fethettikten sonra Anadolu’da çok çeşitli kurumlar vücuda getirdikleri gibi yoğun bir kültürel faaliyet içinde de bulunmuşlardır. İşte bu ısrarlı faaliyet sayesindedir ki fatih Türkler, Anadolu’da erimeyip burayı yurt edinebilmişlerdir. Böylece Anadolu, Türk mayası ile mayalanmıştır.
Bu devirde varlığını tespit ettiğimiz Anadolu Bacıları Teşkilâtı (Baciyân-ı Rum), sosyal ve siyasî kuruluşların başında gelmektedir.
Bacı Teşkilâtının (Baciyan-i Rum) ilk ne zaman nerede kurulduğu konusunda net bilgimiz yok ama biz biliyoruz ki Türkler, Anadolu’ya gelişlerinde askeri ve siyasi sosyal teşkilatlarını da beraber getirmiştir. Onun için bu teşkilatın kuruluşu birden olmamış, tarihin derinliklerinden oluşarak gelmiştir. Anadolu’ya geldiklerinde bu yarımadanın bütün sahasına yayılmışlardır.
Anadolu’da “Turanlı savaşçı kadınlar” yani “Amazonlar” bir sahaya daha el atmışlar ki bu da üretimdir. Baciyan-i Rum “Savaşçı Kadınlar” Anadolu’ya intikallerinde üretim alanında da devreye girmişlerdir. Yani açıkçası üretim organizasyonunda ilk ve tektirler. Bu konuda net olarak bilinen, Ahî teşkilatı ile Baciyân-ı Rum arasında sıhrî ve tabi birlikteliğin olduğudur.
Ahî teşkilatı lideri Ahî Evre’nin eşi, Bektaşi rivayetlerinde geçen ve Âşık Paşazade’nin “Tarih-i Ali Osman”ında Baciyan-i Rum’un lideri olarak vasıflandırılan Fatma Bacı’nın ta kendisidir.
Âşık Paşazade’nin 1481 Tarihli “Osmanoğulları’nın Tarihi” inde söz konusu bölümü aynen alıyoruz:
“…SORU. — Ey derviş! Bu Anadolu memleketinin dervişleri-âlimlerinden bahsettin ama Hacı Bektaş Sultan’ı niye anmadın?
CEVAP. — Bu andığım dervişler Osmanoğlu vilayetinde olanlardır. Bu Hacı Bektaş hiçbir padişahla birlikte bulunmadı.
Bundan dolayı ondan bahsetmedim.
Hacı Bektaş Horasan’dan gelmişti. Menteş adında bir kardeşi vardı. Beraberce kalkıp geldiler. Doğru Sivas’a, oradan da Baba İlyas’a geldiler. Kırşehir’e vardılar ve oradan da Kayseri’ye geldiler. Kardeşi Menteş, Kayseri’den yine Sivas’a vardı.
Ecelinin orada geleceği yazılı imiş, onu şehit ettiler.
Bunların hikâyeleri çoktur, ama hepsi de bilgim dahilindedir.
Hacı Bektaş Kayseri’den Karayol’a (Karaöyük) geldi.
Mezarı şimdi oradadır.
Rum’a gelen dört grup insan vardır:
Biri Gaziyan-ı Rum (Anadolu Gazileri),
Biri Ahiyan-ı Rum (Anadolu Ahileri),
Biri Abdalân-ı Rum (Anadolu Abdalları) ve
Birisi de Baciyân-ı Rum’dur (Anadolu Bacıları).
Hacı Bektaş Sultan, bunların içinde Baciyân-ı Rum’u (Turanlı savaşçı kadınları) tercih etti…”
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Türk unsurların ne türden fedakarlıklar yaptıkları ve nasıl insanüstü bir gayret sarf ettikleri, bugünden bakılınca daha da netlik kazanıyor. Adeta ”kellelerini koltuklarına alarak” Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesi için çaba sarf eden pek çok teşkilâtın içinde biri var ki bir yönüyle benzerlerinden kesin olarak ayrılıyor:
Bâcıyân-ı Rûm.
Fatma Bacı isminde ve Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerine yakınlığı ile bilinen tasavvuf ehli bir kadının önderliğinde kurulan bu kadın teşkilâtı, modern anlamda bir ”sivil inisiyatif örgütünün” belki de en sağlam örneklerinden birini teşkil ediyordu.
Bâcıyân-ı Rûm, Anadolu’da faaliyet gösterirken o dönem Avrupa’sının, kadınlarını engizisyon mahkemelerinde susturmayı marifet zannetmesi de ayrıca şayan-ı dikkattir. Türk kadınlarının uğraştığı çok geniş iş alanları olmuş, bu iş alanları asırlarca analardan kızlarına intikal etmiştir.
Bacıların diğer bir hizmet ve faaliyet sahaları askerîdir. Turanlı kadınlar (burada Türk kadınları) binicilik, atıcılık ve savaş alanında zaten rakipsizdirler yüzlerce yıl süren genetik bir yetenektir bu. İslâm’dan sonra da bu geleneğin devam ettiği görülür.
Ravendi, Harezmlilerle (Türkler) Iraklılar (Arab’lar) arasında cereyan eden (1197) yılındaki savaşları anlatırken:
“Harezmli kadınlar zırhları giydi ve her kadın elli Iraklıyı önüne katıp sürüyordu” derken bu Türk kadınları anlatmaktadır.
İbn Battuta da birçok ülkede özellikle Özbekler arasında «Havatin» (Hatunlar) diye tanıttığı Türk kadınlarının sosyal konum, tavır ve faaliyetlerine şahit olmuştur;
[Öyle olur ki bazen kadınlara erkekleriyle beraber rastlarsınız da “Şu adam bu hatunun hizmetkârı olmalı!” dersiniz. Zira kocası, koyun postundan bir kürk ile başında da buna uygun ‘kula/külah’ denilen şapkadan başka bir şey taşımamaktadır!]
Moğolların (1243) yılında Kayseri’yi muhasara sırasında “Baciyân-ı Rum” örgütüne mensup savaşçı kadınların şehrin savunmasında göğüs gögüse çarpıştıklarını biliyoruz.
Dulkadır oğullarının otuz bin silahlı kadın askere sahip olduklarına dair haber hiçte mübalağa değildir. Özellikle bu beyliğin savaşçı kadınlarının ünü neredeyse zamanımıza kadar gelmiştir.
Bu asırlarda (12-14. asırlar) uç bölgelerde savaşçı kadınların bulunduğu bilinmektedir. Hiç şüphe yok ki bu kadınlar da “Baciyân-ı Rum” Örgütünün mensupları idiler.
“Baciyân-ı Rum” Örgütünün Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında en iyi bilinen faaliyet alanlarından biri de Horasandan, Maveraünnehir’den ve daha bir çok yerden, özelliklede ‘Turan zemin’den kopup gelen aile oba ve aşiretlere kılavuzluk yapmak, onları kısa aralıklarla barındırıp çevreye intibaklarını sağlamaktı.
Bunun için en fazla Ahî tekke ve zaviyelerini kullanıyorlardı. Savaşçı Bacılar da bu tekke ve zaviyelerde konuk edilenlerin iaşe ve ibadesi hizmetini yürütmekteydiler. Bu göçlerle gelenler, gönüllerinde Hoca Ahmet Yesevinin kelamını getiriyorlar, Savaşçı kadınların (Bacıların) kılavuzluğunda Anadolu’yu mayalıyorlar buradaki kitleyi topyekun dönüştürüyorlardı. Artık bu yerler Türk oluyordu. Bu yerde Türk demek Müslüman demekti. Hacı Bektaş’ın menakıpnamesinde Hacı Bektaş Anadolu’ya kadem bastığı zaman Fatma Bacı, “Baciyân-ı Rum Örgütünün” Reisi idi.
Savaşçı Bacılar, dinî ve kültürel faaliyetlerini bir tarikat disiplini ve metodu içinde sürdürmüşlerdir. Bu bakımdan yoğun bir tarikat faaliyeti içinde oldukları görülmektedir. Fuad Köprülü de bunu fark etmiş ve Baciyan-ı Rum’un kadınlara mahsus bir tarikat adı olabileceği ihtimali üzerinde de durmuştur!
Rus bilgini Gordlovsky de XVI. asır başlarında İstanbul’da «Ayşe Bacılılar» diye bir kadınlar cemaatinin (Tasavvufî cemaat) bulunduğunu tespit etmiştir. 918 (1512) de ölen Ayşe Bacı, bu kadınlar cemaatinin lideri olduğu gibi Fatma Bacı da Baciyan-ı Rum’un lideridir.
Anadolu’nun İslamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerinden, yani Türk’e vatan olmasından bahsederken Bâcıyân-ı Rûm’un etkin rolünü kesinlikle kaydetmek gerekmektedir.
Elbette ki Anadolu’nun bir Türk coğrafyası karakterine bürünmesi;
Kurt kadın/Kurt ana, yani kadınlar sayesindedir…
[1] Türk Kadın Tarihine Giriş, Necati Gültepe, Ötüken Yayınları, 2008 İst.
[2] Bir bilgiye göre ise Cengiz Han’ın cenaze töreninde, tabutun önünde at üstünde kadın şamanların gittiği bilinmektedir. Prof. Dr. Fuzuli Bayat, Türk Kültüründe Kadın Şaman-2010, S. 54. İstanbul: Ötüken Yayınları.

